Yok Olmanın Ağırlığı

Caner Almaz

Düşüncelerimin yavaşladığını duyabiliyorum. Kimse beni duymuyor.

İnsanlar duydular mı acaba sesimi? Gecenin karanlığında ses olabildiğince yüksek çıkar çünkü. Bağırdım, gırtlağım yırtılırcasına bağırdım. Kapıyı yumrukladım, ellerim çürümüştür muhtemelen. Göremiyorum ellerimi. Duydular da başlarını çevirip gittiler mi acaba? Çok acımasızca değil mi? Yardım isteyen birinin sesini duyuyorsunuz, üstelik oldukça yoğun kullanılan bir yerde, Alsancak’ın göbeğinde, vızır vızır işleyen bir yerde. Kimse beni duymuyor. Aslında böyle şeyler olabiliyormuş. Bir kitapta okumuştum. Amerika’da gecenin ilerleyen saatlerinde çalıştığı yerden çıkıp evine dönen bir kadına iki adam yanaşıyor ve cüzdanını istiyorlar. Nereden aklıma geldiyse işte, kaderimiz benziyor, belki de ondan… Kadın bağırıyor, yardım istiyor. Adamlar uzaklaşıyorlar. Fakat kimsenin ışığı yanmayınca, kimse yardıma gelmeyince kadına tekrar yaklaşıyorlar. Bu kez daha cesaretliler tabii ki. Kadına saldırıyorlar, bu kez yaralıyorlar da. Kadın yattığı yerde feryat figan bağırıyor bu kez. Tepki verilmemesi imkânsız… Adamlar kaçıyorlar yeniden. Fakat yine hiçbir yerden bir ses çıkmıyor. Halbuki işlek bir sokak, her taraf ev… Bu kez adamlar, kadına tecavüz ediyor, sonra da öldürüyorlar… Adamlar kaçıyor. Ertesi gün polis olayı soruşturuyor tabii mahallede, araştırıyorlar. Sokakta evi olanları sorguya çekiyorlar. “Duydunuz mu,” diye soruyorlar. Çoğu duyduğunu söylüyor. “Neden yardım etmediniz?” sorusuna ise çoğunluk illaki birileri yardım etmiştir düşüncesiyle yanıt veriyor. Keşke beni duysalar. Kimse yardım etmiyor bana. Ne olur duyun beni…

– Kimse yok mu?! Heeeeey, yardım ediiiiiin!!

Yoklar. Aslında varlar. Her yerdeler. Çok fazlalar. Ama duymazlar. Çünkü insan bir başkasının acısına sırtını dönmekte o kadar uzman ki…

İnsan nerede, nasıl, ne şekilde öleceğini bilemiyor. İnsan hakikaten çaresiz bir varlık değil midir?

Şimdi bir kâğıt kalem olsa, olsa da içinde bulunduğum hissiyatı yazabilsem. Ama yok. Burada, karanlığın içinde iki gündür duruyorum. Çaresizlik içindeyim. Sesim kısıldı bağırmaktan. Artık bağırmaya da dermanım kalmadı. Bağırsam da kimse duymuyor zaten. Unutuldum.

Ne kadar kolay alışıyor insan düşününce. Önce karanlığa alıştım. Elimin hareketlerini, reflekslerimi, uçuşan tozları göremiyorum. Gördüğüm tek şey, gözlerimi kapatınca gözümün önünde dolaşan ve açıp kapayınca yer değiştiren ufak tefek hayale benzeyen şekiller. Aklımı kaybetme noktasına gelmemi belki de onlar engelliyor. Şu an hayattayım, yaşıyorum. Dışarıda insanlar dolaşıyorlar, yemek yiyorlar, su içmenin kıymetini bilmeden su içiyorlar. Akşamları rahatça yataklarına uzanıp uyumadan önce akıllarını kurcalayan düşünceler eşliğinde uyumaya çalışıyorlar. Sahilde insanlar marketten aldıkları içeceklerle oturup akşamın serinliğini yaşıyorlar. Şimdi evde olsaydım muhtemelen yatağıma uzanmış, uykum gelene kadar hatta uykum gelse bile, yarım kalan kitabımı okurdum. Kim bilir belki de yattığım yerde, televizyonun karşısında uyuyakalırdım. Karnım tok olurdu, susamamış olurdum.

Sonra, vücudumun tepkimelerine alıştım. Ellerim ayaklarım uyuşuyor. Hareket alanım o kadar dar ki… Adımlamadığım yer kalmadı galiba burada. Üç adımda yürüme mesafem sona eriyor. Bu daracık yerde kilometrelerce yürüdüm galiba. Yürüdüm, yürüdüm, yürüdüm. Bir yere varamadım. Çıkıp kurtulamadım. Havsalamda nerelere gitmedim ki. Kordonda oturup yemek yedim. İnsanların aceleyle bir yerlere yetişme telaşlarını seyrettim. Denizin sahile uzanan kollarını dinledim. Dalgaların üzerinde uçuşan martıların çokluğuna şaşırdım. Genç kızların yaşam saçışına hayran kaldım. Neşelerinden birer parça alıp gözlerime iliştirdim. Gözlerimle insanlara yaşam dolu baktım. Onların boş bakışlarını umursamadan, hepsine, her birine sevecenlikle sarıldım. “Yaşamayı sevin insan kardeşlerim!” dedim. Sahilde banklara oturdum, akşamın serinliğini tenimde hissettim. “Yaşıyorum ulan, yaşıyorum işte!” diye haykırdım. Haykırdım. Sonra gerçekliğime dönüp otururdum, saatlerce ağladım. Her şartta, her konumda, insanın sadece nefes alması ya da sadece hayati işlevlerini yerine getiren organlarının çalışması, onun yaşadığı anlamına gelir mi? Şu an yaşıyor muyum mesela? Yaşadığımı kim kanıtlayabilir ki, ben kendime kanıtlayamıyorken…

Terleyen ve artık bana yabancılaşan vücudumun kokusuna alıştım. İnsan en çabuk kokusuna alışıyor zaten, bunu çocukken öğrenmiştim. Sonra, insanların sessizliğine alıştım. Burada çaresizce bir başıma ölüp yok olacağım fikrine alıştım. Vücudumun yavaşça çürüyeceğine, cesedimi haşerelerin parça pinçik edeceği düşüncesine alıştım. Öyle ağır kokacaktı ki cesedim, günler sonra, belki de haftalar sonra kokudan rahatsız olan insanların şikâyeti üzerine bedenimin bulunacağı ve insanların iğrenerek bana bakacakları fikrine alıştım. Hiç kitap okuyamayacak olmama alıştım. Hiç sinemaya gidemeyecek olmama, hiçbir kızı öpemeyecek olmama, sarhoş olamayacak, memleketime gidemeyecek, insanları bir daha göremeyecek olmama alıştım. Son gördüğüm şeylerin sonsuz bir boşluk hissiyatı olacağı düşüncesine öylesine alıştım ki… Boşluk, zifiri bir karanlık ve boşluk… Açlık ve susuzluk hissine ise alışamadım. Çünkü her an yanımdalar ve öylesine somutlar ki… Hele susuzluk. Düşüncemi yavaşlatan yegâne şey. Kolumu kanatıp kanımı içesim geliyor. İşeyip çişimi içesim geliyor ama bunca rezilliğe gerek yok. Artık, öleceğim, bundan kaçışım yok. Bu asansörün içerisinde, kimselere sesimi duyuramadan, acı çeke çeke öleceğim. Kurtuluşum yok.

İnsan yine de umut ediyor, değil mi? Ölmeyecek insan yok dünyada, herkes ölecek. Ama böylesi kaç kişinin başına gelirdi ki? Birileri duyar, birileri bulur, birilerinin akılına gelirim de beni bu cehennem kuyusundan kurtarırlar… Kim bilir…

– Heyyyyyyyyy! Duyun sesimi, Allah aşkına!

***

“İzmir’in Konak ilçesindeki bir katlı otoparkın yaklaşık 10 yıldır kullanılmayan asansöründe kimliği belirsiz erkek cesedi bulundu. Asansörün bulunduğu merdiven boşluğunda çalışma yapan boyacı tarafından bulunan ve çürüyen cesedin neredeyse iskelet haline geldiği, üzerindeki kıyafetin cebinden de Türk Lirası’ndan 6 sıfır atılmadan önceki dönemden kalan eski 100 bin TL’lik çok sayıda banknot çıktığı öğrenildi. Polis, ölen kişinin kimliğini belirlemek için çalışma başlatırken, ceset otopsi için İzmir Adli Tıp Kurumu Morgu’na kaldırıldı.”

09.11.2015 tarihli gazete haberi.

***

10.08.2016 – Bostancı

Caner Almaz

Çizim: Ahmet Uzun

(Masa Dergi 3. Sayıdan)

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir