Yetkin Dikinciler Tereciye Tere Satıyor: İnsana İnsanı Anlatıyor

 

Bu benzetme kültüründe, kimselere benzemeyen, kimsenin “benzetemediği” biri Yetkin Dikinciler. Kendinden parçalara ayrılan ve yine aynı parçaların yerli yerine yerleşmesiyle, yeniden toparlanan, kendi olan, bu varoluşa özgüven ve şeffat katan ailesine minnet duyan bir özgürlükçü o.

Çoğulcu korolara karşı, onun telaşsız sesini seçebiliyorum. O da biliyor “haksızlığa karşı bağırmanın insanın sesini, öfkelenmenin de yüzünü çirkinleştirdiğini”. Sukûneti bundan… Sözlerindeki uysallık aldatmasın sizi, sözcükler mananın aracı. Diyalektik bir paslaşma onunki; beden, akıl ve ses sınırlarından taşan. Bazen verdiği “es”lerle, es geçilmeyecek sözler söylüyor. Sesinin tınlaması, kalbin kapısını çalacak türden. Açmamak olmazdı.

Eğer inanırsan,  mucize gerçekleşir diyor. Ben ise onun mucize olduğuna inananlardanım. Yeteneğiyle yarattığı yaşamların, yaklaştığı hayatların, bedeninden inançla çıkardığı tüm bu kişilerin gerçekte var olduğuna yemin edebilirim.

Tiyatro öldü diyenler ölüyor da, tiyatronun cesedini bulamıyor kimse. Bütün sağaltıcı tanrılara, o şifacı kadının nefesi de ekleniyor. Ve biz, Yetkin Dikinciler’in o kocaman bedeninde barınan yüzlerce çocukla, tiyatronun sığınaklarında, ateşi yeniden yakıyoruz

Çok gösterişli bir arşiviniz var. Bu; yer aldığınız işler kadar, yer almadığınız işler sayesinde aynı zamanda. Kişisel tarihimiz, yapmayı seçtiklerimiz ve yapmamayı seçtiklerimizin toplamı çünkü. Akılda kalan onca oyun, film hatta dizilerin hakkını vererek bir kenara ayırıp içinde olmayı seçtiğiniz “Mavi Gözlü Dev” filmini konuşmak istiyorum. Tiyatro Pera’da 2002-2003 sezonunda, “Ölüm ve Kız”ı oynadıktan sonra fuayede ara ara size bakan gözler hissediyorsunuz. O gözler meğer Biket İlhan’ınmış ve o gözlerin hikmeti “Mavi Gözlü Dev”miş.

Tiyatro Pera profesyonel olarak kuruluyor. Nesrin Kazankaya da hâlâ gümbür gümbür devam ediyor. Orada da 50-55 kişilik bir salonda, ilk oyunumuzla kendimizce gala yapıyoruz. Oyundan sonra ben, Ayşe (Lebriz), Devrim (Nas) keyfini çıkarıyoruz. Ben zaten çok severim, bir şeyi ürettikten sonra onun tadını çıkarmayı. Eğlenmek, üretim üzerinedir benim için. Koridordan geçenler oluyor, arada birileri de bana bakıyor. Bir baktım, Biket İlhan bakıyor. Oyunu izlemiş, geldi tebrik etti. Sonra da, “Sana niye bakıyorum biliyor musun?” dedi. “Bilmiyorum” dedim. Telefonumu rica etti, verdim. Bir gün, “Kaygusuz Abdal”ın turnesine çıkacağız otobüsle. Devlet Tiyatarosu’ndan arkadaşım olan Metin Belgin aradı. Senaryoyu verdi. Daha okumadan “A, Nâzım’ın filmini mi yapıyorsunuz? Ne güzel” dedim. Yol boyu senaryoyu okudum, varınca aradım, “Teknik olarak konuşulacak çok şey var. Senaryo böyle mi olmalı, Nâzım böyle mi anlatılmalı üzerinden çok konuşabiliriz ve ben bunları konuşmak isteyenlerdenim” dedim ve ekledim, “Nasıl, ne zaman yapacaksınız?”  “İşte şu zaman, para bulunca yapacağız” falan dediler. “Peki, benden ne istiyorsunuz?” dedim “Nâzım’ımız olur musun?” dediler. “Olmaz mıyım!” dedim ben de. “Olmaz mıyım?” aslında “olur muyum?” demek aynı zamanda. Çok heyecanlandım.

Tabii fiziksel benzerlikten öte bir kavrayış sözkonusu. Ona ruhen de yaklaşabilmek önemli.  Yıllar önce konservatuvardan sınıf arkadaşınız Devrim Nas’ın annesi Semra Hanım da o benzerliği ilk görenlerden ve size, “Sen bir gün Nâzım’ı oynayacaksın” diyenlerden.

Biket’in söylediği bir şey var. “Nâzım’a benzerlik tabii ki aranması gereken bir şey ama ben yönetmen olarak, ruhumla yaklaşmaya çalışıyorum Nâzım’a. Ona da ruhuyla yaklaşacak bir oyuncuya ihtiyacım var. Onun sen olduğunda ısrarcıydım. O yüzden seninle buluştum” dedi. Onun cümlesi olduğu için ben de mutlulukla söyleyebiliyorum. Ben de Nâzım’ın ufkuna yaklaşabildiğim için mutlu oldum. Eksiklerimiz var, Nâzım kolay anlatılmaz.

Filmin çekildiği günlerde çok yoğunsunuz. İşte o günlerden birinde, eve gelip birkaç saatliğine uyuyacakken tam, başucunuzdaki Nâzım’ın kitabına ilişiyor gözünüz ve “Allah allah niye kendi fotoğrafımı bastırmışım ki” diye bir anlık da olsa içinizden geçiriyorsunuz. Benzerlik o derece…

Makyöz Derya Ergün’le o imajı yakalamaya çalışıyoruz. Mehmet diye kuaför bir arkadaşımız var. Hep sevgiyle, saygıyla andığım, işine aşırı bağlı biri. Film, Beykoz Kundura Fabrikası’nda çekiliyor ve orada bırakın sıcak suyu; akan su bile yok. Mehmet, “kettle”da su ısıtıyor, ben saçlarımı yıkıyorum, fön çekiyoruz ve tekrar o şekli veriyoruz falan. Biliyorsunuz çekim tekniğinde, birinci sayfadan sona doğru gidilmiyor. Bazı sahneler, maddi, manevi sebeplerle, zamandan da kazanalım diye toplanıyor. Biz de hücre sahnelerini üst üste 5-6 günde çektik. Sahneler arka arkaya çekilirken, aynı zamanda bir televizyon işim var, ayrıca arada oyun, prova da var. Gerçekten eve gidip uyuyacak, duş alacak vaktim yok. İşte sizin dediğiniz de o uykuyla uyanıklık arasındaki zamanlardan birinde yaşandı. Üç gün geçmiş, artık evin ev, benim de Yetkin olduğumu hatırlayayım diye, eve gittim, duşumu aldım, şöyle bir saatliğine kestireceğim. Saatimi kurdum, başucumda o çalıştığım belgelere baktım. ‘Ya, niye fotoğrafımı…’ derken, ‘aaa… Nâzım…’

Nâzım Hikmet, düşünceleri, şiirleri yüzünden hapsediliyor. Kabahat işlemiş sayılıyor ve üzerine yasa çıkarılıyor. O boşu boşuna hapis yatılan yıllar, sizin boğazınızı düğümlerken, yine Nâzım anlatıyor bu durumu; “Mesele esir düşmekte değil, bütün iş teslim olmamakta”.

Orada da düşündüğüm şu oldu. Ben altı gün yoğunlukla hapis sahneleri çekilirken bir anlamda hapsoldum. Ve taklidini yaparken mahvoldum. Hep burnumun direğini sızlatır bu durum. Ben oynuyorum; Nâzım yaşadı! Ama bütün bunların da karıştığı bir zamandayız. Hep aidiyetler üzerinden konuşmaya başladık, hep olduğumuz yerden… Kendimizi bıraktık, söylediği doğru olan insanları aramaya başladık. Kendi sözümüzü unuttuk, “Biri bizim yerimize cümleler kursun”un peşinden gitmeye başladık. Cümleler büyüdükçe de hayatlarımız küçüldü. Bizim yerimize sesler büyüdü. Kendi sesimizi duyamaz olduk. İKSV’nin 2010 İstanbul kültür sanat başkenti kapsamında Rumelihisarı’nda “Prometheus”u oynarken, “Zincire Vurulmuş Prometheus”…  İnsanlığa ateşi armağan eden Prometheus… Zeus’a karşı çıkan ve ciğeri parçalanan… Kartalın gelip her gün ciğerini yediği Prometheus… İşkence de devam ediyor; orada bitmiyor. Yani hayat devam ettikçe, ciğerimiz yenecek. Bir tek şey söylüyor, Prometheus bir kahraman olarak, “kahraman aramayınız” diyor. İnsana ateşi fark ettiriyor. Tanrılar söylemiş bunu ama o “Tanrı”ları insanlar yazmış. İnsan eliyle her şey… İhale etmeyelim, ihale çıkarmayalım, başkasından beklemeyelim. Biz varız! Varlığımıza saygı duyalım ve saygı duyulmasını talep etmeye devam edelim.

Haluk Bilginer de Atatürk’ü canlandırdığında “ne hissttiniz” sorusuna, biraz da onların da zaaflarıyla “insan” olduklarını kabullenmemiz için “hiçbir şey, sadece plastik makyajdan burnum kaşındı” diye cevap vermişti.

Bence Nâzım olmak da, Atatürk olmak da büyük işler. Onlara yaklaşmak asıl mesele. Aktör olmanın ötesinde, ona daha çok yaklaşabilmek, onun daha çok izini sürebilmek… Bu büyük bir ayrıcalık. Film bitip gösterildikten sonra, Novodeviçiy’de  Nâzım’ı anma törenlerine katılınca, Türkolog Swetlana Uturgauri hanımefendinin bana bir sarılışı var, “sen bize Nâzım’ı getirdin” diye. Bu gerçekten tarife gelmeyen bir duygu. Bunu Nâzım’la birebir yaşamış, ona gençken hayran gözlerle bakmış, onun idealleri uğruna yaşayıp ölen biri olduğuna şahit olmuş birinden duymak tarife gelmez. Yine ona küçücük hemşireyken bakan, ona dokunmuş birinin, gelip bana dokunması, bana sarılması, bana âşık gözlerle bakması, “ben Nâzım’a bakıyorum” demesi… Bunlar çok oyunculuğu da aşan duygular. İşte sınırları aşmak da böyle bir şey. Ben sınırlarımı aşıyorum, Nâzım’dan helallik istiyorum her seferinde bir anlamda. “Seni oynadım, Nâzım usta, günahım var mutlaka, belki öyle oynanmamalıydı, öyle söylenmemeliydi, o duygu öyle değildi belki o sahnede, yaşadığın da böyle değildi belki ama biz seni anlatmaya değil; anlamaya çalıştık öncelikle” diyorum.

Filmde yine o gecelerden birinde, hücreyi çalışırken Nâzım’ı oynadığım için kendime söz söyleme hakkı buldum. “Nâzım olsa ne derdi?” dedim ve Nâzım olarak cevap verdim. “Özgürce yapmadığın hiçbir şey senin değildir. Beni oynuyorsan dahi, sen istediğin gibi oynamalısın.” Ve bir cümlesi hep şiar oldu, hem filmi çalışırken, hem filmden sonra hayatıma kaldı: Yeni olandan, yenilikçiden korkmayın, devrimde yeni ve yenilikçi olmayan klasikleşemez.

Çoğu kez modernlik klasiğin karşıtı sanılır oysa. Ve evet Nâzım’a kayıtsız kalmak olanaksız.  

İlk set zamanları bir röportajımda, bu zorlukları konuşmusuz bir dergiye. Ben Müşfik Hocayı anmışım, “onun gösterdiği doğrultuda oyunculuk yapmaya çalışıyorum” demişim filan. Telefon da çekmiyordu sette. Deniz kenarına gittim, bir çay söyledim kendime, yorgunum, birazdan sahnem başlayacak. Telefon çaldı, annem arıyor. “Yavrum, nasılsın oğluşum, iyi misin bitanem?”  “İyiyim annecim, hiç merak etme, yoruluyorum ama mutluyum.” “Biliyorum oğlum, röportajını okudum. “Sen nasıl bir insansın, seni doğurduğum için o kadar mutluyum ki…” Tarif edemiyor böyle. Boğazı düğümleniyor, benim boğazım da düğümleniyor. “Sen Nâzım’ı ne güzel anlattın, ben bu filmin çok iyi olacağından, senin çok iyi oynayacağından eminim oğlum. Neden biliyor musun? Sen çünkü Müşfik Kenter’i de andın o söyleşide. Gencecik bir adamın bunu takdir edebilmesi, hocasından ilham aldığını, feyz aldığını da bilmesi, ona değer vermesi, onu anlatması benim için çok değerli. Sen çok iyi bir evlatsın, çok iyi bir insansın. Allah sonunu benzetmesin ama sana Nâzım’ın yaşadığı gibi bir hayat diliyorum” demesi… Sustum, hiçbir şey diyemedim.

Her zaman bahtınızdaki rollerinizi beklediğinizi söylersiniz. Duşan Kovaçeviç 7. sezonuna girecek olan ve hep kapalı gişe oynanan “Profesyonel” oyununu, 1992’de siz okuldan mezun olurken yazmış. Oyun Bülent Emin Yarar’ın ateşlemesiyle Işıl Kasapoğlu’ndan sonra, gelip sizi buluyor. Siz okumadan “varım” diyorsunuz. Sonrasında oyunculuklarınızdaki başarı hem size hem Bülent Emin Yarar’a ödüller getiriyor. Terazi bir sizin tarafa, bir Bülent Emin Yarar’a doğru eğilip duruyor. 

Bennu’nun da katkısı var, o öneriyor oyunu. Bazı şeyler tartışılmaz, Bülent oynuyor, Işıl yönetiyor, bu buluşmaya hayır denir mi? Niyetim ilk okumaları üstünkörü yapıp gerçek okumayı birlikte yapmak ekiple. Kafamda ezberci bir yaklaşım olmasın diye öyle istiyorum. Şöyle bir okuma yaptık hep beraber. Oyunu çok sevdik, anlattığı şeye bayıldık ama layık olamıyoruz, hayır, anlatamıyoruz adamın derdini. “Ya, şöyle diyor, anlıyorum ama yapamıyorum, özür dilerim” diyorum. “Ben de” diyor Bülent. “Orada bir duruşu var onu çıkaramıyoruz” diyor. Bir sonraki sahneye geçemiyoruz. Sonra Işıl’a bakıyoruz, “ne dersin?” diyoruz.” Lahmacun yer misiniz?” diyor. Eyvah, demek ki lahmacunluk oynamışız! Bülent bir ara bağırdı Işıl’a, “Ama sen de hiçbir şey söylemiyorsun!” dedi. O da “E, ne söyleyeyim, oynayınca oluyor” dedi. Bu kadar basit. “Ben dinlemek istiyorum” diyor Işıl. Dinlemeyi bilmiyoruz ya, dinleyebilmek maharet. Biz dedik ki Bülent’le, “biz yazarı dinlemiyoruz”. Biz illâ yorum yapıyoruz, metne ve hikâyeye sadakat derdindeyiz. Metnin kelimelerle aynen söylenmesinden bahsetmiyorum. Bazen sadakatten dolayı bazı şeyleri eğip bükmek bile mümkündür. Hepimiz anlamın aracısıyız çünkü. Sözcükler de ona aracı, bedenler de ona aracı, oyuncu nesnesi de ona aracı. Bir genel prova yaptık. Oyun bitti, tabii alkış yok, gerçi genel provada alkış beklemiyoruz ama… Duygusu kötü. Prömiyerden sonra diplomaları asarız herhalde bir yere dedik. Meslek hayatımızın sonu dedik. Bizden oyuncu olur mu falan dedik yani. Yalnız olsam vehmediyorum diyeceğim ama Bülent’i de gördüm orada. Meğer yazar onu da yazmış. Oyunun gerçek seyirciye ihtiyacı var. Anlatılacak, paylaşılacak kişiye de ihtiyacı var. Ordan dolayı senin de fark etmene, soyunmana ihtiyacı var. o fark ediş anları çok değerli. Ve Bülent’le birbirimize “söz ver” demeden verdiğimiz bir söz var. Sözümüz şu: En çok tiyatronun ve Müşfik hocanın bizden istediği şey: “Sahi olun, samimi olun”un ta kendisi.

Birey ve sistemin karşıtlığından bahsedebiliriz sanırım. “Oyunda işleyen bir sistem var ve siz ya onun bir parçası olmayı tercih edeceksiniz ya da karşı çıkıyorsanız susmayı bileceksiniz. Bireylerin bilgi ve yetkinlikle değil, yöneticilere körü körüne bağlılık ve kıç yalamayla bir yere gelmelerini” söylemesi işte bugünün Türkiyesi.

Teo’nun cevabı var. “Ama öyle değil, ben öyle değil, ama, ama…” Bunlar palavra. Yıkılıyor orada aslında. Ayaklarım yerden kesiliyor, oyunda da öyle. Dün eleştirdiğimiz şey, bugün tebası olduğumuz şey olabilir. Sistem dediğin şey ne ki özünde diyor. Bu oyun onun için bugün Türkiye’nin her yerinde; İstanbul’unda da, Çorum’un da da, Diyarbakır’ında da aynı uyaranı yapıyor. Her zaman iktidar denen bir şey var. Ya onun neferisin ya da onun düşmanısın. Suyuna gidersen, çok güzel, sırtını sıvazlıyorlar, sana yer açıyor. Karşı çıkarsan, sus diyor, elini ağzına götürüyor, kapatıyor. Daha da konuşursan, dışarı atıyor. Devam edersen dışardan konuşmaya, sistem onu yok ediyor. Bence herkes bu yüzden ürperiyor. Bu oyunu anti-komünist olarak değerlendirenler oldu. Büyük yanılgı. İşte yine dar kalıp bakma biçimleri bunlar. John Berger’in affına sığınarak ‘bakma biçimleri’ diyeceğim. Görmeye çalışmak yok. Ülkede her şeye bakıyoruz ya, olup bitene, gelip geçene, inşaata, ölümlere bakıyoruz. Kendimize de bakıyoruz. Kendine iyi bak Türkiye.

Oyunda Luka Laban söylüyor; ‘Ya onlara karşı olduğunu sanarak onlardansın ya da sahiden onlara karşısındır.’ Her durumda sistem dışında kalıyorsunuz aslında. Sözkonusu akımın iyi olduğunu savunan ve ona hizmet eden biriyseniz de günün birinde o sistem çöktüğünde siz yine dışında kalmış olursunuz ve size düşen sadece yüzleşmektir. Bertol Brecht’in bir sözü vardır; “Haksızlığa karşı bağırmak sesini çirkinleştirir insanın, öfkelenmek yüzünü.”

Sükûnet iyidir diye düşünüyorum. Müsadenizle 1999 deprmindeki AKUT örneğini vermek istiyorum. Bir amca, enkazdaki kızını çıkarsınlar diye AKUT’u oraya çağırıyor. Onlar ise başka bir enzanın başındalar. “Oraya gelemeyiz, çok tehlikeli” diyorlar. Amca da, “e sizin işiniz tehlike değil mi, can kurtarmak için gelmediniz mi?” diyor. “Evet amca ama can kurtarmak için hayatta kalmaya devam etmeye çalışıyoruz” diyorlar. Sükûnet dediğim de o. İnsanoğlu evrimini tamamlamadı fakat en azından prangalarımızdan kurtulmak mümkün diye düşünüyorum. Bunların tek çaresi de “kendi” olan bir şey inşa edebilmek. Özgün, eşşiz, unique, tekrarlanamaz… Farklılıklarımızla aynılaşalım ve farklılıkların değerli olduğu bir dünya öngörelim. Onun peşinde olalım. Benzetmeye çalışarak değil. Her anlamıyla…

Sizi tanımakçok güzeldi. Teşekkür ederim. İçimin sesi susmuyor.

Röportaj: Pınar Erol

(Masa’mızın 2. Sayısından)

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir