Yaşamanın Mağlubu: Kadriye Teyze

Mete Kaplan Eker

Okuldan gelmiş, sıcaktan bunalmış bir halde, odamdaki yatağa uzanmıştım. Tam pencereyi açacaktım ki annemin “zırt pırt açma şu pencereyi, içerisi toz doluyor” demesi geldi aklıma. Ben de pencerenin koluna koyduğum elimi indirip balkona çıkma kararı aldım. Güneş batmaya hazırlanırken, balkondaki gölgeye oturdum, serinlik içinde uyumaya hazırlanıyordum fakat balkona kadar gelen ses dikkatimi çekti. “Gönlüm hep seni arıyor, neredesin sen…” Evimizin altıncı katta olması deprem riskine karşı bir avantaj olsa da apartman sakinlerinin çatıya çıkma ihtimaline karşı bir dezavantajdı. Sesin kesinlikle çatıdan gelip gelmediğinden emin olmak için beton bloğun üzerine çıkıp demirlere tutundum. Radyoda çalan şarkıda “Hiç bir tabip şu yarama merhem olmuyor” derken artık emindim sesin çatıdan geldiğine. O sırada zilin çalması ile beraber kapıya koştum. Kapı otomatiğine bastıktan sonra kapıyı açıp beklemeye başladım. Çatıdan gelen ses binanın içinde daha çok duyuluyordu ve hiç kimse de çıkıp “bu ses nerden geliyor?” demiyordu. Apartmandaki gençlerden birisi belli ki dertlenmişti ve bunu önce oturduğumuz apartman sakinleri ile ardından da tüm dünyayla paylaşmayı düşünüyordu. Apartman boşluğundan kafamı eğip babamı gördükten sonra şaşkın şaşkın beklemeye devam ettim, gelince de beraber çatıya çıkıp bakma teklifini sundum ama “yorgunum oğlum sen çık bak, anlatırsın bana” cevabını aldım. Bu yolda yalnız kaldığım anlamına geliyordu babamın verdiği cevap.

Atletle çıkmak ayıp olacağından odama gidip tişört giydim üzerime. Ardından terlikleri giyip yavaş yavaş çatıya çıkmaya başladım. Attığım her adımda sesin şiddeti biraz daha artıyor, bense daha çok meraklanıyordum. Kapıyı açtığımda karşıma çıkan tablo karşısında ise şok oldum. Şarkıları dinleyen kişi Kadriye Teyze çıktı. Apartmanda o kadar genç insan varken Kadriye Teyze çatıda şarkı dinlediğini düşüneceğim son insandı. 95 yaşını geçmesi ve merdivenleri çıkarken bir hayli yorulmasına rağmen çatıda şarkı dinlemesi ilginçti.

Geldiğimi fark etmedi bile. Masanın üzerinde bir iki şişe, tabaklar ve bir fotoğraf çerçevesi vardı; onlara yoğunlaşmış bir şeyler hazırlamaya çalışıyordu. Çatının kapısını kapatıp yanına doğru yürümeye başladım.

“Kadriye Teyze yardım edilecek bir şey var mı?



“İçer misin?”

“İçer misin?” sorusuyla neyi kastettiğini anlamamıştım. Masada içi su dolu gibi gözüken iki sürahi vardı. Belki de başka bir şeydi bilmiyordum ama ikramı geri çevirecek de değildim. “Evet, içerim” dedim tebessümle.

“Hadi oradan hergele!” dedikten sonra kahkahayı patlattı Kadriye Teyze. “Nasıl içeceksin rakıyı? Al şu anahtarı, kapıdan girince sağdaki sehpanın üstünde duran tabağı kap gel. He bir de kendine bardak getir.”

Anahtarı aldığım gibi inmeye başladım merdivenlerden. Kadriye Teyze bizim alt katımızda oturuyor, ne zaman ses yapsam annemle kavga ediyor ama onun dışında kalan tüm zamanlarda ailemizden biriymiş gibi yaşıyordu. Hatta o kadar ailemizdendi ki biz binaya taşınalı 8 ay olmasına rağmen beni oğlu gibi görüyor ve her sabah ekmek almaya, öğleden sonra da çöp atmaya gönderiyordu. Evinin kapısını açar açmaz kedisi dolandı ayağıma. Kediyi salona kovaladıktan sonra mutfaktan bardağı, sehpanın üzerinden de tabağı alıp çıktım yukarıya.

Tabakla bardağı masanın üzerine koyarken bu kez radyoda başka bir şarkı çalmaya başladı “Akşam oldu hüzünlendim ben yine/ Hasret kaldım gözlerinin rengine…” öylesine güzel bir sesti ki hiçbir derdi olmayan benim bile bir anlığına gözüm doldu. Kadriye Teyze “haydi otur” deyince gidip bir sandalye çektim. Kendine az önce rakı olduğunu öğrendiğim sıvıdan doldururken, bana da su doldurmuştu. Masadaki çerçeveyi kenara doğru çevirirken fotoğraftakinin kim olduğunu sordum.

“Rahmetli eşim o benim”

“Peki sen burada böyle şarkı dinlerken niye kimse sana ses etmiyor?”

“Eşimle evlilik yıldönümümüz bugün. Ben her sene 24 Mayıs’ta çıkar içerim burada. Ondan kimse ses etmez, bilirler canımın sıkkın olduğunu.”

Güneş yerini ağır ağır karanlığa bırakırken, Kadriye teyze bir yandan içmeye devam ediyor, bir yandan da kavun ve peynirden atıştırıyordu. Bardaktaki suyu küçük yudumlarla içip bitirmeye çalışırken aklıma takılan binaya taşındığımız günden bugüne kadar öğrendiklerimdi. Kadriye Teyze bundan otuz yıl önce kalp krizinden kaybetmişti kocasını. Ardından kızlarının evlenmesi ile de yalnız başına kalmıştı.

“Ben kocamı çok yordum ilk yıllar. Çok inatçı, aksi kadının tekiydim ama çok sevdim. Onca şey oldu, o asi adam bir fiske dahi vurmadı bana. Evlat, bizim zamanımızda katlanmak diye bir tabir vardı; şimdikiler bilmez.”

“Aksilikten ne zaman vazgeçtin peki?” Sorduğum soru canını sıkmış olacak ki kaşlarını çatıp kızgın bakışlar atsa da anlatmaya devam etti.

“Beş yılı geride bıraktıktan sonra çocuğumuz oldu. Değiştim ben de. Güzelleştim, sakin bir kadın oldum ardından. Büyüdüm herhalde. Hayat biraz garip evladım… Büyüyorsun, evleniyorsun, çocukların oluyor, onlar da büyüyor, sonra onların da çocukları oluyor ve ardından çocuklarının bir bir bu dünyadan gidişini görüyorsun. Buna kalp nasıl dayanır?”

Gözlerinden yaşlar akmaya başlarken kadehini havaya kaldırdı. Masanın üstünde duran fotoğrafa birkaç saniye baktıktan sonra “Bak… Bak Selim Bey, sen erkenden kaçtın gittin, onca sıkıntıya tek başıma göğüs geriyorum ben. Kızların yanında şimdi, mutlusunuzdur.”

Masaya oturduğumuzdan beri radyoda şarkı çalmaya devam ediyordu ama artık ben çalan şarkıya hiç dikkat etmiyordum. Kadriye Teyze öylesine güzel anlatıyordu ki yaşam tecrübelerini, o an radyoya kulak asmak gereksizdi.

“Selim Bey gittikten sonra o yatağa hiç girmedim ben. Örtüsünü öttüm, o gün bugündür de aynı örtü durur, hiç bozulmadı daha. Kıyafetlerini de ütüledim astım dolaba. Otuz yıl geçti aradan ama hâlâ sanki çıkıp gelecekmiş gibi bekliyorum. Öyle boş karşılarsam kırılır diye. Ondan dokunmadım hiçbir şeye, otuz yıl önce neyse hâlâ öyle o oda.”

“Beklemekten hiç vazgeçmedin mi teyze?”



“Olur mu öyle şey? Vazgeçersem sevdanın büyüsü bozulur hem. Nereye gidersem gideyim onu bekledim. Her ay onunla Boğaz’da çay içtiğimiz pastaneye muhakkak bir defa gittim mesela. Belki gelir de görürüm diye.”

“O kadar yol bi’ çay içmek için gidilir mi?”

“Yaşarken, sevdiğini kaybetme ihtimalini hiç göz önüne getirmiyor insan. Öylece yaşayıp gidiyoruz. Ben onca yolu bir çay için değil, bir ihtimal için gittim hep.”

Sevmeye ya da âşık olmaya dair bir tek dahi tecrübem olmadığı için Kadriye Teyze’nin söylediklerini hissedemiyor ama anlıyordum. Tüm söylediklerini aklımın bir köşesine yazmama rağmen ona verebileceğim net cevapların olmaması canımı acıtıyordu. Babam gelseydi benimle, annemle nasıl kaçtıklarını filan anlatır hiç değilse bir cevap verirdi.

“Ben eve ineyim, hava karardı hem.”

Kadriye Teyze kafasını hafifçe sallarken masadan kalktım, aşağı inmek için çatının kapısını aralarken “evladım” diye seslendi. Döndüm baktım. Kadehini havaya kaldırdıktan sonra bir yudum alıp masaya bıraktı. Yüzüne yayılan tebessümü bir anda ciddiyete dönüştü. “Henüz âşık olmadıysan bundan sonra da âşık olma evladım. Aşk; her sabah uyandığına pişman olmanı sağlayacak kadar yorar kalbini.”

Osman Palabıyık

Çizim: Mete Kaplan Eker

(Masa Dergi 3. Sayıdan)

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir