Sanatçının Portresi: Vincent Van Gogh

Van Gogh

Duygular bazen o denli güçlü ki, insan çalıştığının farkına bile varmıyor… ve fırça vuruşları, bir konuşma veya mektuptaki sözcükleri andıran bir sıra ve ilişkiyle birbirini izliyor.

Duyguların kılavuzluğunda bir ressam ve resim… Vincent Van Gogh “üç boyutlu gerçeklik” denileni, yani doğanın bir fotoğraf gibi aynen resmedilişini umursamadı. Gerçeğin doğru bir şekilde aktarılmasını değil, resmin hissettiklerini ifade etmesini istiyordu. Amacına ulaşmak için bazı biçimleri çarpıttı, renkleri abarttı. Bir mektubunda, portre resmini nasıl yapmaya başladığını şöyle dile getirdi:

Saçların açık rengini abartıyorum, portakal rengini, krom rengini, limon rengini alıyorum ve başın arkasına, odanın sıradan duvarını değil, sonsuzluğu boyuyorum. Paletin verebileceği en yoğun ve zengin maviyle basit bir arka plan boyuyorum. Sarışın ve parlak baş, bu güçlü mavi arka planın üstünde, gökteki yıldız gibi gizemli bir şekilde duruyor. Ne yazık ki, sevgili dostum, halk bu abartmada karikatürden başka bir şey görmüyor. Ama umurumuzda mı bizim?

Vincent Van Gogh, otuz yedi yıllık yaşamının yalnızca son on yılında resim yapmıştı. Bu on yıllık zaman diliminde hayli üretkendi ve 2000’e yakın resim yapmıştı. 30 Mart 1853’te Hollanda’da doğan Van Gogh’un Luther’ci bir rahip olan babası oğlunun sanat ticareti ile uğraşmasını istiyordu. Bundan dolayı on altı yaşında Goupil galerilerinde çalışmaya başladı. Beş yılını galerinin Lahey, Londra ve Paris şubelerinde geçirdi ve 1876’da ani bir kararla işini bırakıp evine döndü. Evinde kendini kitaplara ve dine verdi. 1879’da Belçika’da bulunan Borinage maden ocağı bölgesine misyoner olarak atandı. Orada, maden işçilerinin yaşamının güçlüklerini, fakirliklerini paylaştı. Elinde ne varsa işçilere verirdi. Burada bedensel ve zihinsel olarak çok yoruldu.

Van Gogh

1880 yazında maden ocağında çalışmaya devam ederken, hayatını resme adamanın en iyi iş olacağına karar verdi. Ağabeyi Theo’ya bu fikrini anlattı. Maden işçilerinin ve onların yaşantılarını resmettiği defterini alıp ailesinin yanına Etten’e döndü. Ailesi sanat eğilimine karşı çıktı. 1881 kışını Lahey’de kuzeni Anton Mauve’yle birlikte geçirdi. Burada ilk kez yağlı boyaya başladı. Van Gogh  resim yaptığı ilk altı yılda tarzını bulmaya çalıştı, tekniğini geliştirdi. Ancak bu yıllarda kendine iyi bakmadı. Ruhsal çöküntüler geçirdi. 1886’da ağabeyi Theo’nun yanına Paris’e gitti. İki yılını burada geçirdi. Theo’nun orada Monet, Degas gibi ünlü empresyonizm (izlenimci) ressamların resimleriyle dolu bir galerisi vardı. Empresyonizmi ve Seurat’ın Noktacılığının öğretilerini benimsedi. Saf renkleri nokta ve düz fırça vuruşlarıyla kullanma tekniğini seviyordu. Ancak bu teknik Van Gogh’un ellerinde Paris’li sanatçılarının yapmak istediğinden çok farklı bir şey olup çıktı. Van Gogh her fırça darbesini kendi coşkusunu dile getirmek için kullanıyordu. Duyguları çok kuvvetliydi ve dolayısıyla fırçası da… Ondan önce hiçbir sanatçı, bu yöntemi böyle tutarlı ve kuvvetli bir biçimde kullanmamıştı.

1888’de Günay Fransa’ya, Arles’e taşındı. Bu arada kendine özen göstermemeye devam ediyordu. Tütün ve absent alışkanlığı vardı. Ressam Gauguin’le birlikte çalışmak için Gauguin’in meşhur sarı evine yerleşti. Burada iki ay süren macerası Gauguin’e saldırması ve kulağını kesmesiyle sonuçlandı. Gauguin, Van Gogh’un delirdiğini düşünüp Theo’ya durumu anlattı. Olaydan sonra Van Gogh Paris’e döndü. 1888’den sonra hayatı tedavi merkezlerinde geçti. Ancak akıl hastanelerinde geçen zamanları Van Gogh’un üretim açısından en verimli zamanlarıydı. Saint-Rémy’deki bir klinikte bir yıl içinde yüz elliye yakın resim yaptı. Resimleri sergilerde yer almaya başladı, adı duyuldu, mutluydu. Ağabeyi Theo’ya daha yakın olmak için Paris’in yakınlarında Auvers sur Oise’te bir kliniğe yerleşti. Buradaki yetmiş gününde yetmiş resim yaptı. Theo’ya burada mutlu olduğunu söyleyen bir mektup yazdı. Ancak bir Temmuz günü resim malzemeleriyle çıktığı bir yürüyüşte kendini göğsünden vurarak intihar etti.  

Vincent Van Gogh

Vincent’in Arles’deki Yatak Odası (1889)

Vincent Van Gogh’un en ünlü resimlerinden birisi Arles’de kaldığı odasının resmidir. Tuval üzerine yağlı boya bir çalışma olan resim hakkında Theo’ya yazdıkları onun resimde amaçladıklarını çok güzel açıklar:

“Aklıma yeni bir düşünce geldi. İşte onun taslağı… bu kez söz konusu olan sadece yatak odam, fakat burada renk her şeyi yapmak zorunda ve nesnelere daha yüce nitelik kazandıran sadeliği ile dinlenmeyi ya da genelde uyumayı çağrıştırmalı. Diğer bir deyişle, bu resme bakmak beyni, daha doğrusu hayal gücünü dinlendirmeli.

Duvarlar solgun menekşe rengi. Döşeme kırmızı tuğladan. Yatağın ve iskemlelerin ağacının rengi, taze tereyağının sarı tonunda. Çarşaflar ve yastıkları çok açık bir limon yeşili. Örtü kırmızı renkte. Pencere yeşil. Tuvalet masası portakal rengi, leğen mavi. Kapılar leylak rengi.

İşte hepsi bu -kepenkleri kapalı bu odada hiçbir şey yok. Mobilyaların geniş çizgileri de, yine, mutlak bir dinlenme halini ifade etmeli. Duvarlarda portreler, bir ayna, bir havlu ve bazı giyecekler.

Tablonun çerçevesi -resimde hiç beyaz olmadığı için- beyaz olacak. Böylece bana zorunlu olarak verilen bu dinlenmenin hıncını çıkaracağım.

Bunun üstünde çalışmaya bütün gün devam edeceğim, ama gördüğün gibi kavram çok basit. Gölgeler ve düşen gölgeler yumuşatılmış, tıpkı Japon baskıları gibi…”

Vincent Van Gogh Kafe Teras

Gece Teras Kafe (1888)

Van Gogh’a gece ve yıldızların ilhamını veren meşhur Cafe Terrace’nin resmi.  Van Gogh ilk kez bu resimde yıldızlara yer verdi. Kafeyi bir gece görüp çok etkilendi. Renklerinden etkilendiği için gündüz yerine gece, az ışık altında yapmaya karar verdi.
Vincent Van Gogh Yıldızlı Gece

Yıldızlı Gece (1889)

Van Gogh, Saint-Rémy’de bir sanatoryumda kaldığı günlerde, Saint-Rémy köyünün şehir meydanını, geceleyin girdaba kapılan bir gökyüzü altında resmetti. Resmin ön planında bulunan servi ağaçları, Van Gogh tarafından resme derinlik katması amacıyla sonradan eklenmişti. Bu ağaçların aynı zamanda Van Gogh için ölümü simgelediği düşünülmektedir.Köyün küçük evlerinin pencerelerinden çıkan sarı ışıklar ise yaşamı simgeler. Ay ve yıldızların ışıkları sanki çevrelerinde dairesel bir şekilde dönmekte, gökyüzündeki bulut hafif bir rüzgarla kıvrılmaktadır. Van Gogh yalnızca renkler ve fırça darbeleriyle her an canlanacakmış izlenimi veren bir resim ortaya koymuştu.

 

Van Gogh Buğday Tarlası

Buğday Tarlasındaki Kargalar (1890)

Van Gogh, son çalışmalarından biri olan “Buğday Tarlasındaki Kargalar”da ıssız bir manzarayı resmetmişti. Karanlık, huzursuz bir gökyüzünde uçan kargaların ufku öne doğru getirdiği görülmektedir. Buğday hep kullandığı gibi altın sarısı değil de kavruktur. Ölümünden az önce yaptığı bu resimde “keder ve sonsuz bir yalnızlık” izlenimi verdiğini kabul etmiştir. Umutsuzluğu resme yansımıştır.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir