Víctor’un Hikayesi

Víctor Lidio Jara Martínez

O yalnızca bir müzisyen değil; beyni, kalbi ve bedeni arasında kurduğu estetik ilişkinin verdiği üretim gücüyle ayakta duran bir insan… Sanatını inançları ve hayalleri ile harmanlayıp güne ve geleceğe dair sözünü melodilere yükleyen bir beden… Kısacık yaşamıyla dalları bedellerle süslenmiş dev bir meyve ağacı gibi karşımıza dikilen biri o. O ki Güney Amerika yükseklerinde kanatlarını gururla gererek süzülen kondor misali dikkatli, dengeli ve gözü pek.

Sırtında gitarı, dilinde şarkıları, halkının gözünün içine baka baka şarkılar söyleyen Victor’dan bahsedeceğim size. O gözler ki yalnızca mazlumun değil her daim zulmedenin de üzerinde olmuş, gencecik yaşına rağmen nice tiranların, despotların, Nemrutların, Hızır Paşaların uykusunu kaçırmış Victor’dan… Silahı ise yalnızca elindeki altı telli gitarı ve gırtlak tünelinde çırpınıp duran iki kas demeti olan Victor’dan…

Victor’u diğerlerinden ayıran asıl gücü ise sazını ve sesini kimler için ne adına ve nasıl yan yana getireceğini, kimin sesi olacağını bilmesidir. Hançeresinden çıkan esinti; kimilerine göre bahar ferahlığı kimilerine göre ise mitologyanın en yenilmez ejderhasının alevi olmuştur. Kimilerini yakan, kavuran, kül eden kimilerinin içini ısıtan, kanını kaynatan bir alev…

Size, Şili güneşi altında bronzlaşan alnını kıvrım kıvrım saçlarının süslediği, sevdalı bakışlarının zeytuni siyah gözlerine anlam kattığı ve her daim perdenin arkasını da görebilen Victor’un hikâyesini anlatacağım. Yaşadığı onca acıdan sonra günümüze hep gülen kareler bırakan Victor’un hikâyesini…. Her yıl mezarının yüz binler tarafından ziyaret edildiği, genç kızların saçlarından bir tutam saç bırakarak başında şarkılar söylediği Victor… Size “ölmeden ölmenin, ölüp de dirilmenin” belki de en çarpıcı örneği olan bir yaşam dilimini anlatacağım. O hikâyenin kahramanı ise Víctor Lidio Jara Martínez yani Victor JARA.

Güney Amerika’da eylül ayı sıcaktır. İnsanın içine işleyen bir sıcak… Atacama Çölü’nden gelen ve kaktüs kokan bir cehennemdir sanki gündüzler. Gece deseniz, gündüzü yaşamamış kadar unutkandır. Güney Pasifik’in rüzgârlarıyla buz kesilir her taraf ve gündüz cehenneminden eser kalmaz.

11 Eylül 1973 Santiago Ulusal Stadyumu (Estadio Nacional de Chile) sanki mahşer yeri gibi. Zindanlarda yer olmadığı için insanları stadyuma toplamışlar. O ne cehennemdir öyle, başını kaldırsan güneş, öne eğsen General Pinochet’nin askerleri. Dipçiklerin biri iniyor biri kalkıyor, sille tokat, tekme, yumruk, hakaretin ise haddi hesabı yok. Şili’de yer yerinden oynuyor sanki. İnsanlar toplanıyor iklim iklim ve bindiriliyorlar askeri kamyonlara sıram sıram. İnsanları taşıyor kamyonlar hınca hınç dolu. Et yığınları misali istif edilmişler insanlar, insanlar, insanlar… Kan, ter, idrar kokusuna karışmış kamyonlar, kamyonlar, kamyonlar… Şili’nin sokakları artık okaliptüs değil düpedüz insan eti kokuyor. Arokaryalar, palmiyeler yapraklarını sündürmüş, kolibriler uçmuyor, insanı, hayvanı, nebatı korku içinde beklemede Şili’de…

Santiago Ulusal Stadyumu’nun yemyeşil çimleri asker postallarının altında can çekişiyor. Ve o çimleri, koşan sporcuların teri değil âdeta kan ve gözyaşı ıslatıyor. Stadyumu, tribünlerdeki taraftarların tezahüratları değil zulüm gören insanların çığlıkları, ağlayan çocukların feryatları, yaşlı insanların iniltileri çınlatıyor. Kocaman dişli lastikleri ile sahaya giren yeşil renkli askeri kamyonlardan tek sıra haline indirilen insanlar, dipçik darbeleri ile hizaya sokulmaya çalışılıyor. İtilip kakılmaya itirazı olanlar ise yediği tekmelerle çimlere yapışıyor ve diklenmeye yeltenenlere ibret oluyor. Kısacası, ortalık tam anlamıyla mahşer yeri gibi. Kale arkasında kurulan yeşil çuhalı masaların önünde kuyruğa sokulmuş kadınlar, erkekler, yaşlılar, gençler… Suratsız bir asker bağıra çağıra kayıt ediyor yeni gelenleri. Ardı arkası kesilmiyor kamyonların… Sanırsın ki tüm Santiago buraya toplanacak!


Stadyuma en son giren kamyonun tutsakları ağır ağır iniyorlar. O da inenler arasında. Elinde gitarı, çakmak çakmak gözleri ve dudağının kenarına asılı kalmış o bitmeyen gülümsemesi ile basıyor çimlere. Onu elinde gitarıyla görenlerde yaşama dair bir umut canlanıyor sanki, onca acının içinde gülümseyerek bakıyorlar. O ise sımsıkı sarılmış gitarına, her şeyden haberdar ama bir o kadar da güvenli ve kaygısız. Biliyor ki onlar hep kaybetti ve hep kazanan insanlık oldu.

Bir anda görevli askerin cayırtısı ile irkiliyor herkes.

-Heey! sen, Victor, ne o şenliğe mi geldin zannediyorsun gitar falan öyle! Merak etme şenlik birazdan başlayacak. Alın şunun elindeki zımbırtıyı.

Emri alan daha küçük rütbeli asker, Victor’un elinden sökercesine alıyor gitarını. Ortalık kopacak fırtınanın sessizliğinde, tedirgin ve korku dolu. Çok geçmeden domuz derisi postalları, elindeki meşinden saç örgüsü kısa kamçısı ile saha komutanı görünüyor. Kararlı adımlarla yaklaşırken, sağ eliyle tuttuğu kamçıyla açık tuttuğu sol avucuna şak şak diye vurması, gelme amacının ayak sesleri gibi sanki. Ortalık o kadar sessiz ki kamçının sesi âdeta tribünlerde patlıyor. Tam karşısında duruyor Victor’un ve tüm stadyumun duyacağı bir sesle yanındaki askere bağırıyor:

-Kırın şunun parmaklarını!

Emri alan iki asker Victor’u feci halde dövüyor ve her iki elinin tüm parmaklarını dipçik darbeleri ile paramparça ediyorlar. Stadyumda bağıran, çağıran, çığlık çığlığa… Kırılan yalnızca Victor’un parmakları değil faşizme direnmeye çalışan tutsakların umududur, gururudur, direnme gücüdür sanki. İşkence bittiğinde sırıtarak seyreden komutan tekrar sesleniyor:

-Getirin şunun gitarını!

Komutan, askerin telaşla getirdiği gitarı alıyor ve kan içinde yığılmış olan Victor’un önüne fırlatıyor:

-Şili Komünist Partisi’nin kahraman şarkıcısı, öyle mi? Çalsana ne duruyorsun?

Dermanı kesilmiş dirseklerini destekleyerek başını kaldıran Victor mırıldanmaya başlıyor:


“Fırtına yırtıyor sessizliği
Ufuktan bir güneş doğuyor
Gecekondulardan geliyor halk
Tüm Şili şarkılar söylüyor

Venseremos venseremos
Kıralım zincirlerimizi
Venseremos venseremos
Zulme ve yoksulluğa paydos”

Victor’un sesine birer ikişer katılan tutsaklar, tüm stadyumu ayağa kaldırıyorlar sesleriyle:

“Venseremos venseremos
Kıralım zincirlerimizi
Biz kazanacağız!”

Sonra ne mi oldu? Victor’un delik deşik cesedi Santiago Mezarlığı yakınlarında bulundu. Karısı Joan, her türlü engele rağmen Santiago Mezarlığı’nda onurlu bir tören hazırladı ve ardından ülkeyi terk etti. Şimdi o stadyumun adı Estadio Víctor Jara yani Victor JARA Stadyumu.

Stadyumda emri veren ve uygulayan tüm askerler hâlâ cezaevinde, şairin dediği gibi “Cellat her gün ölüyor!”. Genç adamın mezarı ise her yıl yüz binlerce ziyaretçiyi ağırlıyor. Rüzgâr, Victor JARA Stadyumu’nun yemyeşil çimleri üzerinde gezerken hâlâ onun şarkılarını söylüyor.


 Biz de söylüyoruz bağıra çağıra, çoluk çocuk… Ve söylemeye de devam edeceğiz… Ta ki zincirlerimizi kırana kadar:

“Venseremos venseremos
Kıralım zincirlerimizi…”

Ekrem Ataer

(Masa Dergi 5. Sayıdan)

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir