Vedat Türkali – Bitti Bitti Bitmedi

Daha çok “Bir Gün Tek Başına” adlı romanıyla tanınan yazar Vedat Türkali ile tanıştığım ilk kitap bu. Yazarın sosyalizm-komünizm çizgisindeki görüşleri, TKP içindeki faaliyetleri ve tutukluluk dönemleri göz önüne alındığında eserlerinin içeriğinin siyasetten uzak olması düşünülemez. Vedat Türkali, 96 yıllık yorgunluğuna rağmen hâlâ pırıl pırıl bir dimağ ile yazabildiğini kanıtlıyor bu son romanıyla. Yaşamı boyunca Türkiye’de görüp işittiği, belki bizzat tanık olduğu veya birinci ağızlardan dinleyebildiği şeyleri abartısız anlatımıyla sunuyor yazar ve anlattıklarına dair hiç bilgisi olmayanları dahi araştırmaya sevk edecek kadar akıcı ve yalın bir üslupla oynatıyor kalemini.

Sadece T.C. tarihiyle yetinmeyip Osmanlı Devleti’ne, İttihatçılara, Abdülhamit dönemine kadar uzanan yazar, takın tarihin muhtelif dönemlerinde yaşanan isyan ve katliamları gayet gerçekçi bir anlatımla sunuyor okura. Osmanlı Devleti’nin son dönemlerinden 90’lı yıllara kadarki süreçte Kürt ve Ermeni halklarının gördüğü eziyetlerden, öncesi ve sonrası pek refah ve sükûnet içinde geçmiş gibi “sancılı yıllar” olarak adlandırılan 80’lerde “düşünce suçluları”nın ve cezaevlerinin durumundan ve bütün bu olanlar karşısında dönemin aydınları ile Türk solunun takındığı tavırdan bahsediyor en çok. Bunu yaparken de gerçek kişi adları vermekten ve özellikle Diyarbakır Cezaevi’ndeki insanlık dışı muamele ile “1915 Olayları” adıyla yumuşatılmaya çalışılan Ermeni katliamının üstüne ayrıntıyla eğilmekten çekinmemesi, yazarın anlatmaktan ziyade göstermek niyetinde olduğunu ortaya koyuyor.

Roman, başlangıçta Murat adıyla bildiğimiz ana karakterin Bulgurlu’daki evindeki yaşantısıyla başlıyor. Murat’ın polis korkusu, geceleri odasını kargaların bastığını düşünmesi, psikiyatrlardan bunalmış olması gibi ipuçlarını yakalayan okuri biraz sonra kahramanın işkence görmüş eski bir mahkum olduğunu öğreniyor. Murat’ın iç monologlarından da yılın 1987 olduğu anlaşılıyor. Roman (her ne kadar belli bir düzen içinde olmasa da) bölümlere ayrılmış. (Bazı bölümler başlıklı, bazı bölümler numaralandırılmış, bazılarında ise hem başlık hem numara kullanılmış.) İlk bölümde Murat ile kendisinin iç monologları sayesinde tanışan okur, Murat’ın bir muayene sonrası Diyarbakır Cezaevi’nde hemşirelik yapmış olan Zilan ile karşılaşıp konuşmasıyla yeni bilgiler edinebiliyor: Murat’ın asıl adının Tarık olduğu, 17 yaşındayken Mamak Cezaevi’ne girip oradan Diyarbakır Cezaevi’ne gönderildiği, Ordulu olduğu, halası ve eniştesi tarafından özensizce büyütüldüğü ve masraflarının hâlâ onlar tarafından karşılandığı gibi. Tarık’ın aklına yaşadıklarını yazma fikri de bu konuşma sırasında “Zilan’a anlatır gibi” yazmasını salık veren hemşire sayesinde düşüyor ilk. Zaten yazarın “1” diye numaralandırmakla yetinip başlıksız bıraktığı bölüm de “Tarık, Zilan’a anlatıyor.” Cümlesiyle başlıyor. Tarık’ın yazdığı ilk cümle ise “12 Eylül darbesi ülkenin değil benim başıma indi.”

Halası Fethiye Hanım’ın bir sabah Tarık’ı alelacele Mısır Çarşısı’na götürmesiyle romanın akışıyla beraber Tarık’ın hayatı da değişmeye başlıyor. Çünkü asker kaçağı olarak arandığını halasından öğrenen Tarık, artık kuruyemiş ticaretiyle uğraşan Şükrüllah Bey’in yanında çalışacak ve dükkan sahibi olan varlıklı ve kültürlü Madam Lüsi’ye aşık olacaktır. Romandaki bu kırılma noktasına kadar daha çok Kürtlere, Diyarbakır Cezaevi’ne, işkenceye, işkencecilere ve işkence görmüş bir insanda oluşan (sağaltılabilir mi henüz bilemediğimiz) ruhsal yaralara eğilen yazar, Tarık ile Lüsi’yi tanıştırdıktan sonra okurun bakışlarını başka bir yöne, Ermeni meselesine yöneltiyor.

Günler geçtikçe Tarık çalışma hayatına, iş arkadaşlarına ama en çok da Lüsi’ye alıştığını fark ediyor. Lüsi’nin hasta dedesinin yanına, Fransa’ya gitmesiyle yaşanan ayrılık, Lüsi’nin dönüşünde her ikisinin de duygularını itirafına yarıyor. Bulgurlu’ya arada bir uğrayıp hal hatır soran, Tarık’ın askerlikten muaf tutulmasını sağlamaya çalışan ve “buralarda” Ayla adıyla tanınan saçı (belki de mecburen) sarıya boyalı Kürt kızı Zilan’ın desteği Lüsi’nin aşkıyla birleşince, Tarık’ın kargalarının sesi git gide kısılıyor. Nitekim bir sonbahar sabahı Zilan hemşire “Sana sözüm vardı Tarık, birlikte taşlayacaktık kargaları, bugün denk geldi. Yürü bakalım.” Diyerek Tarık’ı Kısıklı’da bir otobüse bindirince ve o otobüste “İtli Müdür”ün görüntüsüne üç el silah sesi eşlik edince, kargalar Tarık’ın odasına bir daha uğramıyor.

Romandaki ikinci kırılma noktası ise Lüsi’nin dilinden düşürmediği dedesiyle birlikte çıktığı uzun yolculuktan yine dedesiyle birlikte dönmesi ve dede ile Tarık’ın nihayet tanışması. Lüsi’nin yolculuk izlenimlerini, Hovnan Dede’nin de zorunlu göçten kurtulup Fransa’ya kaçan bir Ermeni olarak anılarını aktarması romanın bundan sonraki kısmının tamamen Ermenilerin yaşadıklarına ayrıldığı anlamına geliyor. Dedenin anılarını dinleyen Tarık ile beraber okur da Der Zor’dan Hozat’a, Musa Dağı’ndan Yerevan’a, “dağlar aslanı” Alişan Bey’den Topal Osman’a, 1909 Adana olaylarından Ağrı isyanına kadar birçok olay, mekan kişiden belki de ilk kez haberdar oluyor.

Dedenin anlattıklarıyla hızlıca geçen günler Lüsi ile Tarık’a nikâh töreni ve hemen ardından hamilelik haberi getiriyor. Buradan sonra yazarın ülke ve dünya gündemine dair verdiği tek cümlelik bilgilerle bir zaman geçişi sağlanıyor ve okur, dedeyi; Tarık, Lüsi ve 4 yaşındaki ikiz kız torunları ile beraber çıkıp Ermenistan’da sonlandıracağı uzun bir yolculuk için hazırlık yaparken buluyor. Yazarın “4. Bitti Bitti” olarak adlandırdığı son bölüm, dedenin hayat hikâyesini kendi ağzından anlatımıyla başlıyor. Roman boyunca okura duyurulan 195’te bir mahzene saklanarak kurtulan dedenin ailesine, karısına ve kızına ne olduğu merakı bu son bölümde gideriliyor ve hem bölümün hem de romanın adı yine bu bölümde anlam kazanıyor.

Murat’tan Tarık’a, Leyla’dan Lüsi’ye, Ayla’dan Zilan’a iki isimli olmak zorunda kalmışların müthiş bir isyan ve acıma uyandıran ama asla yılgın olmayan hikâyesi bu. Vedat Türkali ile tanışmak için son kitabını seçmek doğru mu bilemem ama ben de arka kapak yazısında Nihat Behram’ın dediği gibi okurun bu romandan “hazine bulmuş gibi” çıkacağından eminim. Ülkeye, çağa ve insanlığa dair koyu bir umutsuzlukla değil de Zilan Bacı’nın direnişe daima hazır ve ümitli vedasıyla sonlandıralım: “Hadi, kara kargaların olmadığı mutlu günlere!”
Sezen Eylül Doğru

2 Comments

  • Kitabı mutlaka okuyacağım ne güzel ayrıntılar dökülmüş kaleminizden emeğinize sağlık

  • Kitabı okumayanlar için merak uyandırdığı gerçeği ortada. Kaleminize sağlık.. en kısa zamanda okuyacağım.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir