Türk Pop Müziğinin Küçük Prens’i: Uzay Heparı

Uzay’a,
Merak etme, her şey yine eskisi gibi.
Bıraktığın, bildiğin gibi…
Sadece nefesim titriyor şarkılarda, yoksa dinliyor musun?
Serin gecenin çerçevesinde duruyorsun.
Uzattım, tut ellerimi.
Üşüyorsun, değil mi Uzay?
Uzay, gel içeri…

*Demet Sağıroğlu

Uzay Heparı, Neil Armstrong’un Ay’a ilk ayak bastığı günlerde açmıştı gözlerini dünyaya ve bu yüzdendi isminin Uzay oluşu. 1969 Temmuzunda, ismiyle, yaptıkları ve yaşam felsefesiyle adının hakkını veren bambaşka bir çocuk geldi dünyaya. Annesi dönemin belki de en güzel kadınlarından biri Eti Heparı, babası önemli bir müzisyen olan Yayla Heparı’ydı. Benzerine belki de bir daha asla rastlayamayacağımız, tam adıyla Rony Reşat Uzay Heparı, doksanlı yıllarda Türk Pop müziğinin temel çizgilerini oluşturan bir besteci, müzisyen, aranjör, adına şarkılar yazılan adam… Ailesinden dolayı hayata şanslı başladı Uzay. Daha çocukluğundan belliydi ‘başka’ bir çocuk olduğu. Yerinde durmaz, sürekli hareket halinde ve kendiyle konuşan, hayatı alaya alarak belki de hayatı ciddiye almanın en müthiş yolunu keşfetmiş olan biri olduğunu ispatlayan bir çocuktu. Yeteneklerinin keşfi çok zaman almadı ailesindeki insanların donanımı sayesinde. Piyanist Ova Sünder’in yeğeni olmanın da şansı ile daha küçük yaşta piyanonun başında şekillendi müziği. Onun gibi hızlı yaşayan ve yaşamda asla hareketsiz kalmamayı, durmamayı amaç edinen biri için piyano başında uzun mesailer harcamak başlarda çok zor oldu. Ancak her şeyin ötesindeki müzik aşkı onu notalara bağladı.

Küçüğüm daha çok küçüğüm
Bu yüzden sonsuz endişem
Savunmam bu yüzden
Bu yüzden bir küçük iz bırakmak için didinmem

Liseyi Saint Benoit Fransız Lisesi’nde okudu. Aynı zamanda da Kadıköy Devlet Konservatuarı’nda müzik eğitimi aldı. Çocukluğunda koşarak yaşadığını belirten ailesi onun gençliğinde, çocukluğundaki hızına depar attığını gördü. O, hayatta tatmadığı acının da güzelliğin de kalmaması gerektiğini savunarak yaşadı her zaman. Bu yüzden de hep koştu. Lise yıllarını Karaköy’ün çıkmaz sokaklarında dolaşarak, düşünerek ve düşleyerek geçirdiğini anlatır yıllar sonra. Henüz 13 yaşındayken sokakta rastladığı şarapçıdan duyduğu “Hayat puşttur!” cümlesini asla unutmaz Uzay. Hayat puşttur ve o asla layığından fazla bağlanmaz hayata. Eğitimine İstanbul Teknik Üniversitesi Devlet Konservatuarı Piyano Bölümü’nde devam eder. Parlak, yetenekli ve farklı bir öğrenci olarak okulda ün kazınır Uzay. Onun müzikteki bilgeliği büyük ama sıkıcı değildir. Bir gün ders esnasında, “Bugün size Berlin yöresinden bir hava! ‘Bach gelir dura dura’yı çalacağım” diyerek oturur piyano başına ve bu esnada hoca da sınıftadır. Nevi şahsına münhasır denir ya, işte bu sıfatı en çok hak edenlerden biridir o. Yıllar sonra verdiği bir röportajda, koşarak yaşayışını, hayatı neden elinden geldiğince alaya alarak ve sonuna kadar tatmayı hedefleyerek yaşadığını anlatıyor bize;

Normal yaşamda ayakları çok yere basan bir adamken bir yanım da çok maceracı, her günü sürprizle bekliyorum ‘Yarın ne yaşayacağım acaba?’ diye. Hiç program yapmam örneğin. Bir de geceleri yaşamaktan hoşlanıyorum. Gece olduğu anda enerji toplamaya başlıyorum. Bu çocukluğumdan beri böyle. Erken yatamıyorum, genel bir sorumsuzluğum var hayata karşı. Tek sorumluluğum piyano, müzik. Ne yapacağımı bilememek, özgürlüğümü yaşatıyor bana ve bu durum çok hoşuma gidiyor. Yaşlılığı çok düşünüyorum ben. ‘Yaşlandığım zaman bu heyecanları yine taşıyacak mıyım?’ diyorum. Attilâ İlhan’ın bir lafı vardır ya: “Aslında idam mahkûmlarıdır yaşlılar.” diye. Bu yüzden her şeyi yaşamak istiyorum.

Biraz para kazanmak, biraz da yolunu çizmek için mekanlarda çalmaya başladığı dönemlerde onu ilk Vedat Sakman keşfetti. Uzay, henüz on dokuz yaşındayken kendini Vedat Sakman, Zuhal Olcay ve Mehmet Teoman’ın ortasında bir stüdyoda buldu. Zuhal Olcay’ın ‘Küçük Bir Öykü’ albümü onun aranjörlüğe attığı ilk adımdı. Bu ilk albümde, yeni çiselemeye başlayan bir yağmur gibiydi müzik hayatı. Önce alnına bir damla düştü, sonra bir tane daha… Sonra da sağanak bir yağmurun altında dans etti Uzay. Zuhal Olcay’ın albümünün ardından Sezen Aksu ile kesişti yolları. Minik Serçe, hayatı alaya alır gibi yaşayışını, kendine has tavırlarını, samimiyetini çok sever Uzay’ın. Bir anılarını şöyle anlatır; “Caddede yürüyoruz. Bir su birikintisi var. ‘Dur, aman sen geçme. Önce ben bir boy vereyim. Aman sakatlık çıkmasın, çok kıymetlisin, memlekete lazımsın’ diyor. Miniğiz ya! Ah Uzay!” Bu eğlenceli arkadaşlık, stüdyoda geçirilen uzun saatleri de keyifli kılar ve sıkı bir çalışma hayatına başlar ikili. Ve bugün hala yaşamımızın bir parçası olan muhteşem şarkılardan ilki hazırlanır, sözler Meral Okay ve Sezen Aksu, müzik Uzay Heparı;

Eller günahkar
Diller günahkar
Bir çağ yangını bu bütün
Dünya günahkar
Masum değiliz hiç birimiz

Ve ardından müzik dünyasında Uzay Heparı dönemi başladı. Art arda besteler, düzenlemeler hız kazandı. 90’lar dediğimiz Türk pop müziğinin altın çağlarının, altın çocuğu oldu Uzay. Birçok şarkının bestesini yazdı, birçok albümde de düzenleme yaptı. Durmaksızın çalıştı, bir yıla üç albüm sığdırdı. Hem de o yılın en iyi albümlerini. O yıllar, radyolardan dinlediğimiz müzik top listelerinde kendiyle yarıştığı dönemdi Uzay için. Sezen Aksu’nun Masum Değiliz, Küçüğüm, Deli Kızın Türküsü, Adem Olan Anlar, Aşkın Nur Yengi’nin Serserim Benim, Unutursun, Sertab Erener’in Sakin Ol, Aldırma Deli Gönlüm, Rüya, Vurulduk, Levent Yüksel’in Yeter ki Onursuz Olmasın Aşk, Med Cezir, Kadınım, Bu Gece Son, Dedikodu, Demet Sağıroğlu’nun Kınalı Bebek, Yağızım ve daha birçok şarkıya elleri değdi Uzay’ın. Ayrıca, Sertab Erener’in Sakin Ol isimli şarkısının klibinde ve Türk pop müzik tarihinin belki de en güzel klibi olan Orhan Atasoy’un Gemiler isimli şarkısının klibinde rol aldı. Bir de Atıf Yılmaz yapımı, “Gece, Melek ve Bizim Çocuklar” filminde başrol oynayarak sinemada da oyunculukta da yeteneğini sergiledi. Herkesin gönlünde taht kurdu Uzay, dinleyiciler notalarıyla büyülenirken, sanatçılar da albümlerinde onunla çalışmak için can attı. O, kısa sürede herkesin serserisi, deli dolu sevgilisi oldu;

Serserim benim
Deli dolu sevgilim
Kor gibi sıcak
Ya da sular gibi serin
Gelme uzak dur
Korkuyorum çok
Çılgınlık bu
Halim yok

Uzay Heparı şarkılarında, tarzı ve çizgisiyle kendisini yoğun bir şekilde belli eden bir hava vardır. Küçüğüm şarkısını dinlerken aslında Uzay’ın parmaklarındaki piyanonun mükemmel tınısını dinlediğinizi fark edersiniz. Sanki o, şarkılara ruhunu da katmıştır. Dinleyen herkesi duygulandırabilmenin, hatta hıçkıra hıçkıra ağlatabilmenin tüm gücünü taşır onun müziği. Sezen Aksu onun ‘Uzaylı’ olduğundan söz ederken hiç de haksız değildir. Gerçekten samimi ve farklı olmak için bir şey yapmadığı halde, farklı ve özgün olabilen nadide insanlardandır Uzay. Sanki sihirle dokunulmuş gibi şarkılar bıraktı bugünlere. Sahnenin ve ekranın en önünde olmasa da, o duygularımızın konuk sanatçısıydı. Bugün Türk pop müziğinin geldiği noktadan onun ne kadar kilit bir yerde olduğunu görebilmek hiç zor değil. Orhan Veli’nin şiirine yaptığı düzenlemeyi Levent Yüksel’den ne zaman dinlesek, kalitenin büyüsü yeşerir kulaklarımızda;

Yüksekkaldırımda, güpegündüz?
Melahat’i almışım da sonra
Alemdar’a gitmişim, öyle mi?
Onu sonra anlatırım, fakat…
Geç bunları, anam babam, geç;
Geç bunları bir kalem;
Bilirim ben yaptığımı.

Hayatı hızlı yaşama sevgisiyle birlikte motosiklet merakı daha çok perçinlense de çevresi dizginliyordu onun bir merakını. Biliyorlardı, en kolay kaza şekliydi motosiklet kazası ve bu dünyanın Uzay’a çok ihtiyacı vardı. Sanki hissedilmiş gibi… Arkadaşlarına kasksız asla kullanmayacağı sözünü vererek, dayanamayıp aldı motorunu. Çünkü hep bahsettiği gibi o, hayatı köküne kadar yaşayacaktı. Yaşlılık bir mahkûmiyetti ve yaşaması gereken çok şey vardı. Motosiklet ile gezip İstanbul’un tozunu attırdığı gecelerden birinde tanışır Zeynep Tunuslu’yla da. Sokak çocukları için para topluyordur Zeynep Tunuslu o an ve Uzay cebindeki tüm parayı ona verir. Böyle başlayan yakınlıkları, aşka dönüşünce de hiç beklemeden evlenirler. Yumurta topuk ayakkabısı ve bir arkadaşının eskiden pavyonda çalışırken giydiği parlak takım elbisesi ile gerçek anlamda Türk usulü mahalle düğünü yapmak istemiştir Uzay. Dilediği gibi de olur. Evliliklerinden beş ay sonra çocukları olacağını öğrenir Uzay ve bu haberin ertesi günü, 20 Mayıs 1994’te, kaskını takmadan motoru ile sahne programına giderken, Etiler Koç köprüsünde Demet Akbağ’ın arızalanarak köprüde park halinde kalmış aracına çarpar…

Yarıda kaldı şarkılar aman…
Bu yaraya deva değil zaman.
Ateş Düştüğü yeri yakar.
Bu düzeni bozuk dünya yalan.
Ötme bülbül, ötme.
Can ayazda, kışta…
Sen gülü terk etme.
Şarkılar, şiirler yasta.
Söz/Müzik: Sezen Aksu – Uzay’a

Tüm sevenleri doktorların ağzından çıkacak güzel bir cümle için umutlu bir sürece girdi o günden sonra. Türk müziğinin Küçük Prens’i diye adlandırılan Uzay, on bir gün süren çabaların ardından, 31 Mayıs 1994 sabahı 10.50’de, baharı yaza bağlayan o geceye yetişemeden, o kocaman kalbinde sakladığı besteleri ile bu dünyadan göçüp gitti. Ondan geriye besteleri, düzenlemeleri ve ölümünün ardından yazılmış ağıt misali şarkılar kaldı. Ve biz, o deli adamı hiç unutmadık!

Tuğçe İyem

(Masa Dergi 2. Sayıdan)

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir