Uyandım

Uyandım. Koşmamıştım ama susamış ve yorulmuştum.

Uyarıldım: “Çamurlu ayaklarınla içeri giremezsin!” Ağladım.

Hayalini kurduğum bir yaşım yoktu artık. İçimdeki sonsuz acı, mutsuzluk ve bilindik hayat umursamazlığımla her zamanki gibi uyandığım bir sabahtı. Herkes, aynı beni görmüş olmanın verdiği memnun suratlı ifadesiyle kucaklıyordu gözlerimi.  Gün, dünün aynısı… Sabah saatlerinde çalan alarm gibiydi sanki gerçekliğim. Erteleniyordum.

İlk kez sorgusuz sualsiz karşı çıkmadan hak verdiğim bir anne görüşüyken hayat, siz beni nasıl bu kadar acıtabilirsiniz? Mantığımı ve ruhumu hayata bu denli yoğun yüklemişken hem de. Evinize giren hırsız mıyım da ben nefsi müdafaa için bana zarar veriyorsunuz?

Oysa öyle güzel geldim ki… Cennet bahçelerini, akvaryum koyunun inci mavisini, güneşin batışındaki turuncuyu ta Fizan’dan alıp getirdim. Kavrulmadan Mekke sıcağında, bin yıldır solmamış gülün kırmızısını, Arizona çöllerinde parlayan altın yıldızları, Muson yağmurlarında düşen ilk saf damlayı alıp getirdim. Ana rahminin siyahını, çocuk gelinin beyazını çaldım da getirdim. Hani siz kötü sevmezdiniz? Hani siz iyiydiniz. Hani iyi dileklerim bulsundu ya sizi. E işte geldim. Mandalina kokusunu aldım da ıhlamura kattım da pudraları yaktım da geldim. Yakışmak için teninize, zemzem sularına buladım tenimi. Alın işte, ben geldim.

Acınız öyle taze, sözünüz öyle can alıcı, gözleriniz hep yakıcı. Sizi sevmelerini de siz her daim hak edersiniz… İşte, kötüye ilişmemeli kalbiniz. Kırarlar sizi. Tekletirler. Kâğıt kesikleri bırakırlar. Onlar kötü izler. Ama ben hep ulaşılabilirinizim işte… Daha ne istersiniz. Ne beklersiniz ki? Kalbimi açıp bakmalı, aklımı çekip almalısınız. E içimdesiniz ya işte. Sıkça üzülüyorum. Zaten hep mutsuzluğunuzdan öpmedim mi sizi? Kâbuslarınızdan sarmadım mı? Korkusuzca koşmadım mı?

Ve şimdi söylüyorum işte. Sizden bana bir sevgi gerek, tam kalbimin ortasına üç kere üflediğiniz. Tam üç kere karnımın ortasına bıraktığınız o heyecandan gerekliydi. Ve bir kere de yok ettiniz her şeyi. Ah, unutur muyum sanıyordunuz? Tam bitti derken yeniden başlardık hani. O odalarda ağladığımız, nefret ettiğimiz günlerde kaybettiklerimize rağmen yeniden kucaklaşırdık her defasında. Sizden bana bir aşk gerekti oysa: Koşarak geldiğiniz yanıma, bırakmalara kıyamadığınız o sıkıcı boşluklara… Bir güzel söz bile yeterliydi bana. Seviyorum ile başlayan ve seninim ile biten. Geleceğe dair bir umut, bir ışık… Sizden tek beklentim buydu. Ancak sadece bir özlem yüklendi bana, tüm o güzel geçmişi, karanlık geleceğe sürükleyen.

Nasıl bir tutkusunuz siz, kelimeleri hiç bitmesin istenen. Bir kalem ve kâğıdın bir araya geldiğinde oluşturduğu o içten yazılarda, belki bana yönelmiş bir tutam hitap, bir göz kırpması, bir tebessüm sözcüğü gibi.  Hani gönülden gelen ve hiç bitmemesi dilenen… Bu kadar benimken nasıl bir o kadar da yoksunuz sahi siz? Dokunsam dağılacak düşlerimde yeşeren güzelliğimiz.  Ve sanki yaşatmaya kalmamış gibi mecaliniz… Bakışlarınız öyle dik, öyle derin… Öyle yoksunuz ki evde. Ben, koşarak geçtiğiniz bahçelerde ezilen papatyalar gibi büktüm boynumu avuçlarınızın içinde. Aklınız, bavullarını nerelerde topladı, saçımdan bir tel, kokumdan bir yel aldınız mı yanınıza? O gidişler nerelere, ne vakit dönecekler? Ayaklarınızı öpsem de sanki yine gidecekler. Neresinden tutsam, ayağa kaldıramam bu acıyı…

Sustuğunuz sözler öyle büyük ki. Vücudumda bulunan bütün sular çekiliyor ve gözlerimden taşası geliyor şimdi. Ağzınızdan çıkan tek bir sözle sevinip tek bir kelimeyle üzülen benden ne istiyorsunuz?

İnanılmaz bir boşluğun içinde süzülüyorum. Geceleri düşüşüm hızlanıyor, çarpıyorum sağa sola. Gittiniz, hiç gün yüzü görmemiş bir ülkeye ansızın ve sizden sonra gelen sabahlarım, alıştırdığınız geceleri getirdi bana her defasında. Ekinler yeşermeye başlamıştı, toprağın buharı, bulutlara yağmur damlaları yüklüyordu. Yağacaktı naif naif kırdığınız ruhuma. Bu sefer yeşermeyecekti orada bir mutluluk, sadece bir boy daha atacaktı ektiğiniz acılar dört bir yanımda. Gittiniz, karanlıkta görülmeyen kar taneleri doluyor bıraktığınız açıktan, içim kuru bir ayaz. Burnumu çıkarsam biraz nefes alabilmek için burnum düşer, öyle soğuk içim. Alışmış olmanın farkına varışımdı bu. Endişe ve korkuyla duvarlara çarpıyorum. Yanılsama gibi, pencerenin dışındaki o minik serçe gibi camlara vuruyorum. Vura vura ölüyorum. Korkuyorum. Nefes alamıyorum. Kalabalıklar tenhalaşıyor, tenhalar kalabalıklaşıyor ve ben hiçbir yerde var olamıyorum.

Bugün eski fotoğraflarınıza baktım. Başka kadınların bellerine dolanmış elleriniz. Kafanız başka kadınların omuzlarında. Gençmişsiniz üstelik, korkularınız da yokmuş. Gülüyorsunuz. Kahroluyorum. Geçmişinizin kahkahalarından atlıyorum bilinmeyenlere. Aklım karışıyor, deliriyorum. Kendimi kaçırdığım o yerdeyim. Aklımı kaçıracağım diyara adımlıyorum. Korkularımın baskına uğrattığı ruhumun derinindeyim. Bocalıyorum. Bir kâğıt kesiği gibi dönüşü bilinen gidişiniz. Gerçekten gittiğinizde kazıkla mı öldüreceksiniz beni dokunduğunuz yüreğimden, yoksa darağacına mı asacaksınız sardığınız bedenimden? Hep bunları düşünüyorum. Beynimin içi durmuyor, acıyor, kanıyor, kapatıyor şalterlerini.

Kaçasım var tüm bunlardan, korkup siz kaçmadan. Başıma gelmeden o günler, tüm o korkunç ihtimalleri başınıza getiresim var. Ölesim var benim. Bu korkularla baş edebilmek için yollar arayasım var da halim yok, keyfim yok, gücüm yok. Aklımı çıkarıp martılara atasım var. Bitkisel hayata girip öylece kalasım var kıpırtısız. Karanlık tarafa ait arzularım var. Elime verseniz bir harita… İşaretleseniz bana mutlu olmanın yollarını. Bilemiyorum. N’olur gelin, duramıyorum!

Hep aynı sevemez mi insan? Hep yüksekten uçamaz mı kuşlar? Nereden göç ediyorsunuz bu aşka? Çok erken değil mi bu varışınız? Kış ayı daha yeni bitmedi mi? Hep ilkbaharlar vaat etmedik mi biz bu topraklara? Topraklarım hazır değilken göç ettiniz coğrafyama ve ben size özgü yeşerttim ruhumu.

Yarın akıllıyım ben. Yarın sizi görür müyüm, yarın sizinle uyur muyum? Hangi yarın gideceksiniz? Ne olsa yarın beni sevmezsiniz? Ah! desem içimden siz oradan duysanız, bilseniz, anlasanız ve olsanız. Şimdi, yarınlara kalmadan…

Bir başka ilahi güç mü gördüm sizde böyle, bugünlerde kendimi maneviyattan kopmuş hissediyorum. Kahvemin tadı toprak gibi. Nerede olursa olsun uyuyamaz mıydık birlikte? Buna ibadet denmez miydi sahi?

Dolsun taşsın öfkeniz ama canımı ancak göğsünüze bastırıp da yakın. Nefes alış verişlerinizle kesin aklımı. Ama bu uzaklık… Böyle olmamalı. Sizsiz yaşanmamalı yaşanacaksa da bir acı. En çok sevmeyen mi âşık ediyordu kendine bu masalda? En çok seven mi kaybediyordu? Sahnede miyiz şimdi biz? Peki, bu varoluşum ruhunuzda bir alkışı hak etmiyor mu?

Çok yalnızım. Yıllar boyu yalnızdım. Hep içime attıklarımı, korkularımı, öfkelerimi, kıskançlıklarımı, heveslerimi kendime bile anlatamayacak kadar yalnızlaştırıldım. Kabullendim, uğraştım da bunun için çok. İlk teslim oluşumdur bu benim kendime. Sonra siz gelip yalnızlığımı bölüp ceplerinize doldurdunuz.

Anlıyor musunuz sevgili? Korkumu biliyor musunuz? Evet ise cevaplarınız susmayın. Çünkü bilirim, ne zaman sussa insan, kuruyordur ırmakları. Donmaktadır içindeki şelaleler. Uyanıyordur uykusundan o beyaz kaplanlar ve av mevsimi geliyordur ruhumuza.

Gözlerime bakıp kafamı avuçlarınıza alıp nasıl ki her sabah sevişiyorsanız benimle, her sabah söyleyin bunu da işte, gözlerime söyleyin, adımı dillendirdiğiniz gibi: Beni, ben olduğum için, sizin olduğum için sevdiğinizi…

 

Yıldız Ertan
(9. Sayımızdan)

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir