The Reader

Tüketiyoruz, nefes alıp verir gibi doğal, göz kırpar gibi hızlı bir şekilde her şeyi tüketiyoruz. Hiçbir şey birkaç gün öncesindeki değeri taşımıyor artık. Daha değerli yeni bir şey tüketmek için sabırsızlanıyoruz. Sabır, evet onu da tükettik. Çünkü niye sabredelim ki? Ne herhangi bir meyveyi yemek için mevsimini ne de sevdiğimiz biriyle buluşmayı beklememize gerek yok. Dolayısıyla özlem duygusunu da büyük ölçüde kaybettik. Yani maddesel olanları tüketirken onlara karşı beslediğimiz insani duyguları da tüketiyoruz. Bulunduğumuz çağın asıl tehlike arz eden obezite türü bu; aşırı duygu tüketimi. Aşk da bu tüketim toplumunun içi boşaltılmış bir kavramı artık. Herhangi bir ikili ilişkimize aşk diyoruz. “Aşkım” diye hitap ediyoruz dudak teması kurduğumuz her insana, yolda karşılaştığımız bir tanıdığa merhaba sıradanlığıyla. Tüketme alışkanlığı bizi materyalist bir hale getirdiği için vücut kıvrımlarında bitiriyoruz o başlarda yere göğe sığdıramadığımız aşkı. Sözde aşk acısı çekiyoruz süresi bir sevgiliden diğer bir sevgiliye geçiş yakınlığında. Hal böyle olunca tüm bu değersiz evreler romantik filmlerin de etkisini tüketti bana kalırsa. Alışılmış aşk hikâyelerini ısıtıp alışılmadık ayrıntılarla yeniden yoğuruyorlar belki biraz daha ilgi çeker diye. Eğer siz de ilgi duymak için genel anlamda bir farklılık bekliyorsanız bir filmden, bu hikâye hoşunuza gidebilir. Aşk kavramını sorgulayan, fantastik boyutlara hiç yaklaşmayan, savaş sonrası toplum psikolojisi ve etkileriyle insani değerleri işleyen geniş çaplı romantik bir drama filmi. Malum ne de olsa bolca film tüketiyoruz, maksat görsel şişkinliğin yanında biraz olsun ruhu besleyebilmek.

The Reader (Okuyucu), 2008 yılında aynı adlı romandan beyaz perdeye uyarlanmış. Başrollerini birçok filmden tanıdığımız başarılı oyuncu Kate Winslet (Hanna Schmitz) ve David Kross (Michael Berg) adında genç bir yetenek canlandırıyor. Michael’ın ilerleyen yaşlardaki hali Ralph Fiennes tarafından hayat bulmuş. Film birçok organizasyonda çeşitli adaylık başarısına ulaşırken Kate Winslet’in Oscar’da en iyi kadın oyuncu ödülünü kazandığını belirtmekte yarar var.

I. Dünya Savaşı izlerinin henüz yüzlerden silinmediği 1958 Batı Almanya’sında, 15 yaşında bir delikanlı olan Michael, geçici hastalığının etkisiyle bir sokakta istifrağ ederken Hanna’yla tanışır. Hanna ona yardım ederek evine bırakır. İyileştikten sonra ailesinden bile göremediği şefkati o kısacık anda hisseden Michael, minnetini göstermek için çiçeklerle birlikte Hanna’yı ziyaret eder. Hanna, tramvayda çalışan 36 yaşında yalnız bir kadındır. Michael’ın gelişiyle hiç beklenmedik bir aşk başlar. Başlarda sadece cinsel birliktelik gibi gözükse de kısa bir zaman sonra muhteşem bir uyumu beraberinde getirecektir. Okul çıkışlarını sabırsızlıkla bekleyen Michael soluğu Hanna’nın evinde alır. Yanında getirdiği kitapları her gün Hanna’ya okumaya başlar. Her şey rüya gibi seyrederken okul çıkışında her zaman gittiği evin boş olduğunu görmesiyle tatlı düşünden uyanır Michael. Ortada kendisine göre hiçbir sebep yokken terk edilmiş olmanın acısını uzun yıllar taşıyacaktır. Seneler sonra hukuk öğrencisi olan Michael, staj görmek için gittiği önemli bir davada sanık koltuğunda Hanna’yı görür. Yaşadığı duygu bambaşka bir boyut kazanırken aynı zamanda kendisini hayati kararların eşiğinde bulacaktır.

“Korkmuyorum. Hiçbir şeyden korkmuyorum. Ne kadar acı çekersem, o kadar seviyorum. Tehlike aşkımı sadece arttırıyor. Onu belirginleştiriyor, keskinleştiriyor. İhtiyaç duyduğun tek melek ben olacağım. Bu hayatı dünyaya geldiğinden daha güzel bir biçimde bitireceksin. Cennet seni tekrar kabul ettiğinde sana bakıp yalnızca aşk kendimizi bir bütün gibi hissettirebilir diyecek.”

Bu alışılagelmiş bir aşk hikâyesi değil hatta bazılarının şiddetle karşı çıkacağı bir durum bile diyebiliriz. Zira aradaki yaş farkı bir yana delikanlının 15 yaşında olması eleştirilere kapı aralayabilir. Ama şöyle önyargıları bir kenara bırakıp izlemekte, yorumlamakta yarar var. İlk bölümlerde cinsel dürtülerin yoğunluğu cüretkâr sahnelerle betimlenmiş. Sonrasında aralarındaki paylaşım çok daha derin bir boyuta ulaşıyor. Her buluşma kitap okuma seanslarına dönüşüyor. Satırlar arasında kendilerini başka bir dünyaya aitmiş gibi hissediyorlar sanki. 15 yaşında bir çocuktan beklenmeyecek bir olgunluk, olgun bir kadından beklenmeyecek çocuksu bir coşku çıkıyor ortaya. Çünkü taraflar ne kadar farklı olursa olsunlar, aşk, kişileri ortak bir paydada birleştirmeyi iyi biliyor. Bu yüzden de toplumun önyargılarına rağmen yaş farkının aslında hiçbir önemi olmadığını düşünüyorum. Sanki yalnızca yaşıtlarına ilgi duymalıymış gibi insan, saçma bir tabu yerleştiriliyor beyinlere. Filmde de onları dışarıdan gören bir kişinin Hanna’yı, Michael’ın annesi sanması durumu özellikle bu sebepten vurgulanıyor. O düşünceye sahip kişilere “neden olmasın?” sorusunu yöneltiyor, nasıl olduğunu etkileyici bir şekilde aktarırken. Zaten aşkın bir manevi bütünlük hali olduğunu kabul ediyorsak, bütünü oluşturan iki parçanın dünya üzerinde yaşadığı zamanın rakamsal karşılığı nasıl bir anlam ifade edebilir ki?

Başta da bahsettiğim gibi film sadece aşk hikâyesinden ibaret değil, bunun yanında savaş havasını biraz olsun solumamıza neden olmuşlar. II. Dünya Savaşı’nın üzerinden yaklaşık on yıl geçmiş olmasına rağmen insanların yüzündeki o soğuk ifadeyi çok bariz bir şekilde görebiliyoruz. Dönem itibariyle Nazi Almanyasının kontrolünde işlenen suçların failleri Yeni Almanya tarafından yargılanmaya başlıyor. Almanya’nın klasiklerinden biri, geçmiş hesaplaşması yani. Meşhur Yahudi soykırımındaki toplama kamplarında işlenen insanlık suçuna değiniliyor. Ölüme terk edilen kampların birindeki görevli gardiyanın, hâkime sorduğu “yerimde olsaydınız siz ne yapardınız?” sorusu aslında izleyiciye de yöneltiliyor. Elbette ki işlenen suçun insani değerlere uygunluğu değil söz konusu olan, dikkat çekilen nokta; oturduğumuz yerden karar verirken dönemin şartlarının insanlar üzerindeki psikolojik etkisinin kestirilemeyecek olma ihtimali. Bunun yanı sıra filmin sonlarına doğru Michael’ın, soykırımın canlı şahidi Yahudi bir kadınla olan konuşmasında yazarın her iki tarafı da hoş tutmaya çalışması gözden kaçmıyor. Ama görüyoruz ki savaş, kazanan kaybeden ayırt etmeden kapanması mümkün olmayan yaralar bırakıyor insanlar üzerinde.

Birkaç repliğe yer verirken, kitaptan uyarlanmasına rağmen etkileyici repliklere rastlamamak beni şaşırttı açıkçası.

– Seni üzmek istemedim…

– Beni üzecek güce sahip değilsin. Beni üzecek kadar önemli değilsin.

– Gizlilik kavramı batı edebiyatının temelini oluşturur.

– Herhangi bir konuda iyi olduğum aklıma hiç gelmemişti.

Cinayeti kanıtlamak için cinayet niyetini kanıtlamanız gerekir. İşte hukuk budur.

Filmi henüz izlemeyenler için hikâyenin büyüsünü kaçırmamak için bazı noktalara değinmeden geçmek zorunda kaldığımı belirtmek istiyorum. Zira filmin sonlarına doğru Michael’ın yaşadığı ikilemden söz etmek, izlemeyenlere büyük haksızlık olurdu. Hiç de sürpriz olmayan bir konu var ki o da Kate Winslet’ın etkileyici oyunculuğu. Filmin içindeki aşk, utanç, gurur, pişmanlık, coşku ve umut gibi birçok duygu geçişi ancak onun sayesinde bu kadar etkileyici bir hal alabilirdi herhalde. Tüketmek için yeterince iştahınızı kabartabildim mi bilmiyorum ama romantik dönem filmlerine karşı antipati beslemiyorsanız şayet izlemekten keyif alacağınız kuvvetle muhtemel. Üstelik baharı da hesaba katarsak; belki şehre güzel bir film gelmez, bir güzel tavsiye olsun yazılarda.

 

Yasa Baykoz
(6. Sayımızdan)

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir