Sıra Dışı Bir Distopya: Otomatik Portakal

Otomatik Portakal, “iyilik ve kötülük” kavramlarını, “şiddet, suç ve ceza” üçgeninde değerlendiren bir roman. Yazıldığı dönemi göz önüne alırsak, bir suçlunun devlet eliyle ıslah edilme biçimi ve bunun sonuçları üzerinden distopik bir gelecek atmosferi çizerek hicveden bir roman olduğunu söyleyebiliriz.

Antikahramanımız Alex, Eski Yunanca’da “Kanunsuz” anlamına gelen isminin hakkını vermekten geri kalmayan, üç kankası ile birlite geceleri sokaklarda terör estiren, şiddetin her türlüsünü üreten, on yaşında bir ergendir. Tabii aynı zamanda, içinde üç kankasının bulunduğu çetenin de lideri. Dim, Pete ve Georgie ile birlikte dizginlenemez şiddet arzularını; geceleri sokaklarda masum insanları dövüp yaralayarak, hırsızlık yaparak, ve kadınlara tecavüz ederek dindirirler. Çete lideri Alex, şiddet arzusunu Beethoven’ın 9. Senfonisi ile diri tutar. Çete, aralarında kendi ürettikleri, son derece kaba ve argo kelimelerden oluşan, Rusça kökenli “Nadsat” dilinde konuşur.

Bir süre sonra çete içinde yaşanan liderlik çatışması, Alex’in kodesi boylaması ile son bulur ve hikaye başlar.

Dönemin iktidar partisi seçimi kazanmak için, “Suçluları Yeniden Topluma Kazandırma” programı kapsamında, “Ludovico” adlı bir laboratuar çalışması geliştirmiştir. Ludovico, suçluları topluma kazandırmakla birlikte, suçluların yeniden suç işlemelerini engellemeyi vaat eden bir deneydir. Fakat hem yöntemleri hem de sonuçları bakımından son derece insanlık dışıdır. Bu deneyin ilk kobayı olan Alex DeLarge, Ludovico’nun insanlık dışı bir program olduğunu, deneyi tamamlayıp serbest kalınca kanıtlar.

Evet, Alex artık şiddet uygulamak şöyle dursun, şiddet ve cinselliği düşünemez hale gelmiştir. Ne var ki, bunu özgür iradesi ile yapmıyordur. Hatta kendisine uygulanan şiddet karşısında bile savunmasızdır artık.

“Otomatik Portakal” ya da “Makineleşmiş İnsan”

Kitabın yazarı Anthony Burgess (gerçek ismiyle John Burgess), bir yıldan daha az ömrünün kaldığını öğrenince eşinin geçimini sağlamak için kitap yazmaya başlar. Fakat kendisine konulan “ameliyat edilemez beyin tümörü” tanısının yanlış olduğu ortaya çıkar. Ancak Burgess, artık tanınan bir yazardır.

Aynı zamanda besteci, eleştirmen ve dil bilimci olan yazar, tüm bu sıfatlarını kitaplarında ustalıkla kullanmayı başarmıştır. Bunun en büyük örneğini, en önemli eseri olan (kendisi ne kadar kabul etmese de) “Otomatik Portakal’da görmek mümkündür.

Kitabın merkezine yerleştirdiği Alex karakteri, Beethoven tutkunudur. Şiddet eğilimini de Beethoven’ın 9. Senfonisi ile perçinler.

Kitap baştan sona argo kelimelerden oluşur. Hatta kitabın isminin kaynağı da İngiliz argosuna dayanır. Burgess, bu durumu şöyle açıklıyor:

“İngiliz argosunda bir deyiş vardır: ‘queer as a clockwork’. Bu çok sevdiğim lafı, yıllarca bir kitap başlığında kullanmak istemişimdir. Tabii bir de Malezya’da ‘canlı’ anlamına gelen ‘orong’ sözcüğü var. Kitabı yazmaya başladığımda, rengi ve hoş kokusu olan bir meyvenin kullanıldığı bu deyişin, tam da benim anlatmak istediğim duruma, Pavlov kanunlarının uygulanmasına dayalı bir hikayeye çok iyi oturduğunu düşündüm.”

Yani, “Otomatik Portakal” yerine, “Makineleşmiş İnsan” da diyebiliriz.

Kitabın başından sonuna kadar anlatıcı Alex’tir. Bu yüzden okuyucu,  acımasız, alaycı, toplum değerlerini küçümseyen, sıra dışı, saldırgan ve yıkıcı bir portre çizen Alex’in gözünden bakar olaylara.

Bu noktada, Alex’i ve içinde yaşadığı toplumu analiz edebilmemiz için, karşımıza psikoanalitik bir terim çıkıyor: ressentiment, yani hınç. İnsanı bir makine olarak gören bu düzene, kurallara ve baskıcı toplumsal kontrole boyun eğmeyen Alex, kendini açığa çıkarmak adına yıkıcılığa başvuruyor. Alex ve çetesinin Rusça kökenli “Nadsat” dilinde konuşmaları da bu boyun eğmeyişin göstergesidir. Çünkü Alex ve çetesinin var olan dillerinden sıyrılma çabaları, düzen karşıtı eylemlerinin bir parçasıdır. Tüm bunları birleştirdiğimizde, Alex’in şiddetinin kökeninde var olma probleminin yattığını söyleyebiliriz. Zira, modern devletin insanı bir hiç’e indirgediği bir ortamda, Alex’in şiddet eylemlerini bir eğlence ya da haz unsuru olarak algılamak eksik ve hatalı bir bakış açısı olur.

Şiddetle bağlantılı olarak kitapta nazilere de sık sık göndermeler yapılıyor. Alex ve çetesinin başka çete üyeleriyle dövüştükleri bölümde, diğer çete üyelerinin üzerlerinde nazi üniformaları vardır. Ludovico tedavisi esnasında Alex’e nazi gösterilerinin yer aldığı görüntüler izletilir. Hapishane yöneticisinin üniforması ve fiziksel görüntüsü akıllara Hitler’i getirir. Bilindiği gibi naziler, devlet-şiddet mekanizmasının en belirgin örneği olarak yakın tarihe damgalarını vurdular. Kitaptaki nazi göndermesini de bu şekilde açıklamak mümkün.

Tüm bunların dışında, kitapta toplumsal gözlemler ve eleştiriler de yer alıyor. Aynı zamanda müzisyen olan Burgess, kitapta müzik eleştirisi yapmaktan kaçınmaz. Klasik müzik dinleyen Alex, gençlere “Kurmalı Oyuncak” benzetmesi yaparak popüler müziği ve yeni dönem gençlerini eleştirir. Çetenin kütüphaneden çıkan bir adama hemen “Öğretmen” benzetmesi yapıp dövmeleri eğitim sitemini; “Tükeniş Sokağı”, “Umusuzluk Caddesi” gibi cadde, sokak isimlerinin yer alması ise sokaktaki insan yapısını eleştiriyor.

Sonuç olarak Otomatik Portakal, modern toplum yapısında suç ve cezanın karşılıklı işlenmesinden hareketle efendi-köle diyalektiğini, otoritenin Alex’i ıslah etme adıyla uyguladığı cezalandırma yönteminin onu ne derece özgürleştirdiğini(!), bireyin özgürlüğünün toplumun diğer üyelerinin köleleştirilmesiyle mümkün olup olmadığını tartışıyor.

Otomatik Portakal bir distopya olsa da, kitapta yaratılan dünyada gerçek üstü olaylar yer almıyor. Yazar, gerçek üstü bir dünya yaratmak yerine abartı kullanmıştır. Bu da kitabı diğer distopya örneği kitaplardan farklı kılar. Kendine has atmosfere, kin ve nefret dolu anlatıma sahiptir. Bu özellikleri ile Otomatik Portakal, distopya dünyasının en önemli eserlerinden biridir.

Samet Balta

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir