Tecrit’in Sinema Dili: “F Tipi”

Düşünce ve fikirlerin trajik sonlarını ve yaşamsal izleklerini konu alan sinema filmlerinin, hayatımızda ayrı bir yeri vardır diye düşünüyorum. Hele yakından ve yakın tarihimizden gelen esintileri ile içinize buruk bir ürperme hissinin yerleşmesine sebep olan filmlerin varlığı ise, Özdemir Asaf’ın da dediği gibi “Unutmak; hatırlamaya yer açmak içindir” sözünü doğrular niteliktedir.

Hafıza kayıplarımız…

9 ayrı yönetmenin ortak çalışması ile sinema yaşamımıza 2012’de giren F Tipi işte tamda bu tür bir hatırlamanın önünü açıyor. Özellikle protest ve politik sanat konusunda karnesi zayıf olan Türkiye’de hayata geçen ve yakın tarihimizin izlerini taşıyan filmin konusu ve teknik yapısından önce birkaç sahne ile sizleri de F Tipi’ne misafir etmenin yararlı olacağı düşüncesindeyim.

Cezaevi tutuklularından olan Çiğdem (Gizem Soysaldı), cezaevlerinde yaşanan tecrit uygulamasına karşılık ölüm orucu eylemi yapan bir devrimcidir. Sergilediği eyleme yapılan müdahale sonrası hafızasını kaybeden Çiğdem’in (bunu diyaloglar ve cezaevi içerisindeki mesajlaşma trafiğinden anlıyoruz) tavırları ve beraberinde gelen sahneler unutma – hatırlama arasındaki ince çizginin izlerini sürüyor. Hücre içerisinde bırakılan notlar, hücreler arası sürdürülen mesaj trafiği ve Çiğdem’in elindeki bir müzik kutusu seyirciyi de rahatsız edici bir hafıza kaybı ve hatırlayış sürecine dâhil etmektedir.

İnsanın bilinçaltı ve çevre faktörü ile hatırlayış serüveninin acı ve buruk yanı ise, ilk olarak Çiğdem’in arkadaşı Ayşe’nin, arkadaşının hafıza kaybına sebep olan süreci anlatması ile başlıyor. Sonrası ise, sürecin artık sizinle akması halini almaktadır. Artık seyirci de hücrededir ve hafıza yitimlerinin duvarlarına çarpmaktadır…

Bilinmek hatırlamanın ağır işçiliğidir. Peki, bilinmemek?

Bilinmek ve düşüncede, anılarda, yaşamda tanıklığa duyulan ihtiyaç Ezel Akay’ın oyunculuğu ile verilmiştir seyirciye. Şartlar ne olursa olsun, artık iz bırakmaya ve kalan izlere tutunmak zorundadır zihnimiz. Korku, sinmişlik ve insanın içerisindeki karmaşıklığın savaşı tecrit fikrinin sancılarına ortaklık etmektedir.

Gazeteci rolüyle karşımıza çıkan Akay, “Yalnızlık sevgilim, senden önce burada seni bekliyor” sözüyle yalnızlık (özelde tecrit) uygulamasının etkilerini pencere kenarında yetiştirmeye çalıştığı bir çiçek ile gözler önüne sermektedir. İnsanların hangi şartlar altında olursa olsun duygularının ve fikirlerinin çatışması ise, gardiyan Ramazan için yine Akay’ın ağzından dökülen “Bir gardiyan da olsan korkarsın burada” sözüyle dile getirilmektedir. Sözün alt metni ise, baskıcı seçim ve uygulamaların içeriğinin boşluğu ve yapaylığıdır. “İnsan olmak düşünsel bir sürecin parçası halinde olmaksa, fikirler nasıl ve hangi gerekçe ile engellenebilir?” arayışını tetikliyor ve tecrit şartlarının en somut hali ile sözle somutlaştırılıyor.

Akay, “Bilinmek sadece yalnızlık duygusunu biraz azaltıyor, yalnızlığını değil… Ama cezaevinde olmak değil korktuğum, cezaevinde olup bilinmemek” sözleri pencere kenarında sessiz bir bekleyiş içerisinde büyüyen çiçeğin daha da belirgin olmasını sağlıyor. Akılda ise, insanın bu bilinmezlik ve yukarıda değindiğimiz hatırlama sürecinin neresinde olduğu sorusu geliyor. Belki bir köşesi, belki tam ortası…

Sinemanın protest dilini okumak…

Sinema gerek görselliği, gerekse de dili ile insanlık tarihinin en önemli ve özel uğraş alanlarından birisi olmuştur. Protest ya da politik sinema ise, sinema da kendisine has ve özel bir alan yaratmıştır. Dünya çapında ve ülkemiz içerisindeki temsilleri ile (ilk akla gelenleri sıralayacak olursak, V For Vandetta, Dövüş Kulübü, Yılmaz Güney sineması vs) insanın varoluş ve düşünsel birikim ve savaşımlarının sahnesi bir diğer deyişle tuvali haline gelmiştir.

F Tipi’de gerek görsel zenginliği (karakterlerin yanı sıra gerçek görüntülerin zaman zaman ekrana gelmesi), gerekse de konusu bakımından sinema hayatımızın sorgulayan ve sorgulatan karelerinden bir derlemedir.

Toplumların faşizmle olan sınanması ve devletlerin ittifakları halen sürmektedir.

Kitapların yakıldığı, gömüldüğü çağlar belki geride kaldı. Fakat üstü örtülü veya açık şekilde sergilenen baskılar, tecritler süregelmektedir. 

Faşizmin en ağır bedeli ise, sanatçılara, aydınlara ve “öteki” haline getirilmeye çalışılan insanlara ödetilmektedir. Öyleyse aslolan, unutmaları değil, hatırlamaları kalıcı kılmaktır.

Filmin konusunu ise, 19 Aralık 2000 yılında hayata geçirilen “Hayata Dönüş  Operasyonları” adı altında 20 hapishanede yaşananlardır. Yaşananların zeminini ise, 1988 yılında Amerika öndeliğindeki NATO’nun Anti-Terör Komitesi tarafından alınan bir karar oluşturmaktadır. Karara göre politik bağlantıları olan mahkûmların tecrit edilmesi ve rehabilitasyonu sağlanacaktır. Uygulamanın Türkiye ayağı ise, IMF baskıları ile hayata geçirilmiştir. Amaç devrimci ve sosyalist fikirlerin yok edilmesidir. Bu amaçla Türkiye’de, uygulamanın en canlı örneği ise, F Tipi cezaevleri olmuştur.

19 Aralık 2000 günü başlatılan operasyona ise, 8 Tabur, 37 Bölükten oluşan 8 bin 335 asker katıldı. Operasyon kapsamında 28 kişi hayatını kaybederken, yüzlerce mahkûm ise sakatlandı. Sağ kalanlar F Tipi cezaevlerine kapatılırken, cezaevlerindeki tecride karşılık 7 yıl süren ölüm oruçları damga vurdu.

Yakın tarihimizin en çarpıcı olayları arasında yer alan F Tipi yazımı yine filmin kendisine başvurmak istiyorum. C-2 Hücresinde yer alan Akay’ın okuduğu yazıda da belirttiği gibi “Cezaevi içine aldığı herkesi eski halinde bırakmamaktadır”. Öyleyse, farklı hatırlamaların ama inatla hatırlamanın ve insan olmanın maviliğine dokunduğumuz hayatlara dâhil olmanın ümidini yeşertmeye devam edelim. Şairin de dediği gibi, “Bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine” uzanan seherlerin yakınlığına davet bizimdir.

Kadir Uğurlu

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir