Sherlock Holmes’la Tümden Gelen Tüme Varır

İskoçya doğumlu İngiliz yazar Conan Doyle tarafından yazılan Sherlock Holmes 1850-1930 yılları arasında ‘dedektiflik’ gibi bir işin icadına vesile olmuş ve dünyanın en sevilen dedektifini yaratmıştır. Bugün bile en sevilen dedektif olarak dizi dünyasında tozu dumana katmasının ardında süper güçleri olması; ruhani, ahlaki ve estetik değerleri rasyonalize etmesi yatmaz. Sherlock’u tüm diğer süper kahramanlardan ayıran insan aklına olan sonsuz övgüdür. İnsani duygulara ve zaaflara kör bir iradeyle karşı koyan kahraman örneğin para hırsından, ahlakçılıktan, şöhret merakından ya da kıskanç âşık yarışlarından ışık yılı kadar uzaktır. Sherlock, bir bilim adamından daha gözlemcidir, tümden gelir ve tüme varır. Olayı budur!

Conan Doyle göre ‘dünya hiç kimsenin dikkat etmemiş olabileceği bariz şeylerle doludur’. Ama tabii Sherlock’tan kaçmaz, o her şeyi görür ve dolayısıyla akıl, mantık ve bilgiyle zorunlu sonucun çıkarılması an meselesidir. Hatta mesele bile değil, eğlencedir. Çünkü Sherlock Holmes çağdaş roman kahramanları gibi varoluşsal felsefeye ya da bireyin fantastik ve çoğu zaman kâbusa dönüşen dünyasına veya psikanalist akımla gelişen bilinç akışıyla konuşan karakterlere benzemez. Hepsinden vardır içinde ancak hiçbirinde olmayan üstün zekâ asıl ayrıcalığıdır. Tak teşhisi koyar, pat peşine düşer ve şıp diye çözer. Bunun adına batı medeniyetinin geliştirdiği ‘tümdengelim’ yöntemi denir. Genelle özelin ilişkisini sıkı mercek altına alan, iç içe geçen alanları ayıran, sınıflandıran ve tek tek eleştirip bütünleyen bir sistem! Tabii böyle yazması kolay da görünenden görünmeyene bakmak ve görmek diye bir yöntem var diye tüme varmak hiç öyle ha deyince olmuyor. Belki de bu yüzden Sherlock bu kadar ukala! Haklı olarak sıradan insanın düşünme biliminden ve doğabilim-düşünce diyalektiğinden yararlanmamasını anlayamıyor ve küçümsüyor. Dolayısıyla geçen yüzyılda doğan bir kahraman 2017’de hiçbir şeyi beğenmeyen seyirciyi haklı olarak aşağılamaya devam ediyor. Görünen sayısız gerçek biçimlerini görünenden görünmeyene bakarak araştıramayan ve bulduğunu da görünmeyenden görünene bakıp doğrulayamayan yani bir türlü tümdengelimleyemeyen seyirci aşağılanmaz da ne yapılır ki? Halbuki, genelden özele ve özelden genele gidilerek ikisinin diyalektiğinden mantıklı bir sonuca varmaktan kolay ne var ki? Kafası budur!

Peki, seyirci, herkesi bu denli küçümseyen bir kahramanı neden çok seviyor? Birincisi, seyirci doğrudan Sherlock Holmes’la özdeşleştiğinden, izlerken kendini dedektifin yerine koyup tatmin oluyor. İkincisi, kendisinden daha üstün güçlere sahip karakterlere ister diktatör olsun isterse kendisinin celladı her zaman hayranlık duyan kitleler kendiliğinden oluşur. O kadar tümdengelimleyemiyorsun ki keşke tümden gitsen be seyirci! Gerçi Sherlock Holmes klasik bir süper kahraman olmadığından alışılageldik duygusal yönelimler içine girmez ve küçümsediğinin hiç farkında olmaz. Zorla farkına vardırıldığında da hiç takmaz! Zira kendisi sevgi, aşk ya da nefret gibi duygular beslemez. İnsanlara birbiriyle olan suç ilişkilerine bakarak yönelir. Suç yoksa araştıracak bir şey yok demektir ve dolayısıyla herhangi bir yönelime hatta o insanların yüzlerine bakmaya gerek yoktur.  Haliyle kendisine âşık olan herkes veya hor görüldüğünü düşünerek sinirlenen tüm kitle için iyice ulaşılmaz bir mite dönüşür. Sherlock’un ruhu olmadığı için ruhu duymaz ve seyircinin buna dibi düşer. Kitle psikolojisi budur.

Yenilen pehlivan kavgaya doymaz misali seyirci de Sherlock’a doyamaz! Doyle’un dört roman ve 56 kısa hikâyeden oluşan külliyatı daha önce hiç kimse bu kadar iyi tümdengelemediği için Guiness Rekorlar Kitabı’na en çok tanınan dedektif olarak geçer ve 250’den fazla Sherlock Holmes bağlantılı topluluk sürekli olarak yeni adaptasyonlarla kitap, dizi, film, oyun, performans vb. olarak kahramanın yeniden üretilmesine neden olur. Ancak temel olarak tüm Sherlock yorumlarında değişmeyen bir özellik sözkonusudur; kadınlara karşı ilgisizliği! ‘Duygu denen şey, sadece kaybeden tarafta bulunan kimyasal bir kusurdur’ diyen kahramanın duyguyu kusur görmesi bir yana kimyasal bir muhteviyat gibi değerlendirmesi çarpıcıdır ve sonuçta sevenin kaybedeceğini yekten ilanına ise ‘her tarafın tümdengelse tümevarsa kaç yazar’ diye isyan edilse normaldir. Tek hayranlık duyduğu kadın Irene Adler’i kurnaz ve zeki bir dişi olarak görmesi âşık olmaktan çok dikkat etmesi gereken tehlikeli ve zararlı bir durum tanımlamasına denk düşer. Bu hayatta canı çok sıkıldığı için sadece kendi ilgisini çeken cinayetleri çözen dedektif, aşkı hiçbir sıkıntının çaresi olarak görmez. Hatta bir araz olarak ‘kaldırımda ileri geri hareketler hep bir aşk ilişkisini gösterir’ derken sonuca varamayan, yönünü kaybetmiş ve başarısız kişileri âşık olarak tanımlar. Örneğin Janine‘nin kendisine olan aşkını ‘insan hatası’ olarak görür. Bu durumda çok iyi tümdengelen ve varan mükemmel işlevsel bir makine midir Sherlock Holmes? Yoksa bariz ruh hastası mıdır?  Bazı ruh hastalıklarının sıradan ve normal insanlar üzerinde büyüleyici bir etki yarattığı göz önüne alınırsa psikopat değil sosyopat olduğunu çeşitli bölümlerde defalarca tekrar eden Sherlock’un hasta ama hastalığı sayesinde Sherlock olduğu da kolayca anlaşılır. Sosyopatların genel olarak depresif, antisosyal, ani ve tehlikeli kararlar veren, suçluluk, utanma, sorumluluk ve vicdan gibi duyguları olmayan, zeki ve sonuç odaklı, başarı konusunda obsesif, dominant, asla yanlış yaptığına ikna olmayan ve kesinlikle özür dilemeyen karakteristik özellikleri olduğu dolayısıyla pek çok liderin prototipine uyduğu bilinir. Bütün bunlara ilaveten Sherlock’un bir tek Dr. Watson’a olan bağlılığı ve ilişkisizliği göz önüne alındığında kendisinin latent eşcinsel olduğunu iddia eden milyonlarca seyircisine kulak vermemek zorlaşır. Belki Dr. Watson hatta Sherlock bile bu aşkı bilinç düzeyinde değil sadece bilinçaltı düzeyinde baskılayarak ancak bu kadar ve bu şekliyle yaşıyor olabilirler. Ne yazık ki ve aslında belki de iyi ki psikoloji laboratuvarda parçacıklarına ayrılarak çözümlenemez ve tümdentümegelsen/varsan kesinlik kazandırılamaz. Karanlıktır Sherlock!

Karanlıktır ve karanlıktadır. Kahramanın doğuşuna Edgar Allan Poe’nun ‘Morgue Sokağı Cinayetleri’ adlı eseri esin kaynağı olmuştur ve Poe’nun eserlerindeki gotik atmosferin etkileyici karanlığı Sherlock’un açığa çıkarmaya pek hevesli olduğu insanoğlunun karanlık doğasına mükemmelen hizmet eder. Dizi de gotik türün derin ve karanlık kişilik çatışmaları arka fona bugünün sembolleri üzerinden fazla da ürkütmeden mükemmelen yerleştirilir. Böylece gotik janrın ürkütücü, tekinsiz ve tehditkâr atmosferi yerini Sherlock’un aydınlığa kavuşturması gereken karanlık insanlar denklemine eşlik eder. Zaten gotikteki kimi zaman açıklanamaz doğaüstü olayların yerini de aklın gücüne teslimiyet alır. Kendisi mistik, anlaşılmaz, bilinmezken herkesi ve her şeyi bilinir, açıklanır kılar ve aydınlığa kavuşturur. Haliyle Sherlock hep ulaşılmaz, sırrına erişilmez, hikmetinden sual edilmez, akıl sır ermez bir dedektiftir. Dediğim dedik, çaldığım düdüktür Sherlock! Ancak seyirci daha da düdüktür bazen. Demek ki deveye diken, seyirciye tümden geleni lazım gelir.

 

Şenay Tanrıvermiş
(6. Sayımızdan)

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir