Selam Olsun Gökyüzüne! Yavuz Çetin anısına…

Yavuz Çetin

Ortaokuldayım; Rock Müziği yeni yeni keşfetmeye başladığım yıllar. Ne duysam aşırı bir heyecanla hemen dinlemeye başlıyorum, notlar alıyorum, kasetlerini almak için para biriktiriyorum… Bir gün, “Nil, birini keşfettim, Yavuz Çetin adı. Çok iyi, dinlemen gerek!” dedi bir arkadaşım. Ertesi gün hemen annemi ısrarla Taksim’e götürdüm. Arıyoruz ama yok, çoğu adını bile duymamış. En sonunda bir yerde denk geldik. Görevli, dolabın içinden elindeki son iki kaseti çıkardı; “Satılık” albümü. “İlk” albümü yokmuş. İkisini de hemen aldım; biri bana, diğeri de beni onunla tanıştıran arkadaşıma.

İşte, böyle tanıştım ben Yavuz Çetin’le. Albümü saatler boyunca dinlerdik, her seferinde bir kez daha hayran olurduk onun o temiz sesine, sololarına. Çok fazla albüm dinlersin, çok fazla müzisyenle tanışırsın ama bazıları farklıdır ya hani, içinde bambaşka hisler uyandırır. Eşlik etmezsin şarkılara, daha rahat duyabil diye. Sözlerin hepsini bilirsin tabii. Heyecanlanırsın dinlerken, art arda dinlesen de sıkılmazsın. Walkman’imle “Satılık” albümü nereye gitsem benimleydi. Çok fazla kişiyle de paylaşmazdım bu hislerimi, bana özel olsun isterdim. Büyüdükçe de değişmedi bu hisler, sesini duyduğum andaki heyecanım hep aynı kaldı. Ama hayranlığım giderek arttı.

Onun hakkında konuşmak bile kolay değilken yazmak iyice zor. O kadar çok şey anlatıldı, o kadar çok spekülasyonlara maruz kaldı ki bu Altın Çocuk’un hayatı ve intiharı, müziğinin, virtüözlüğünün önüne geçildi neredeyse. Değeri hayattayken bilindi mi? Hayır! Ama kendi tercihini yaparak aramızda yaşamak istemeyen Yavuz Çetin ve daha niceleri için, “Erken gitti, ah keşke bir kere daha dinleyebilseydim, ah biraz daha yaşasaydı şöyle/böyle olurdu” diye hayıflanmak bencillikten öte bir şey değil. Bu, onu hiç anlamamış olmak demek. Çünkü bu, kendi kararaydı! Hayatı gibi ölümüne de saygı duymak, bencil duygulardan arınarak onu şarkılarında anmak olmalı yapmamız gereken tek şey.

İşte, bu yüzden ölümünden değil de yaşamından bahsetmek, tanımayanlara onu anlatmak istiyorum. 1970 yılında Samsun’da doğar geleceğin eşsiz virtüözü. İlk eline aldığı enstrüman cura, onunla başlar müzik hayatı ve müzik bir süre sonra hayatının merkezi olur. Bağlamayla devam eder yolculuğuna. On beşinde akustik gitarla tanışır, on yedisinde elektro gitarla; ve bir daha asla elinden bırakmaz! Lise yıllarında Ercan Saatçi’nin kurduğu gruba dâhil olur ve Ercan-Yavuz-Vahe olarak yollarına devam ederler. 1985 yılında Hey Dergisi’nin düzenlediği yarışmada birinci olurlar. Daha sonra, Marmara Üniversitesi Müzik Bölümü’nde eğitim görmeye başlar Çetin. Labirent isimli grubuyla Yıldız Teknik Üniversitesi’nin düzenlediği bir yarışmaya katılırlar ve büyük bir başarı gösterirler. Bu zamanlarda dikkat çekmeye başlar Yavuz Çetin. Nejat Yavaşoğulları, bu yarışmayla fark ettiğini söyler Çetin’i. Daha sonra ise Mavi Bar’da tanışırlar ve dostlukları böyle başlar. Güven Erkin Erkal’ın Yavuz Çetin anısına hazırladığı belgeselde şöyle anlatıyor Yavaşoğulları, “Hatta iyi bir gitarı da yoktu o zaman, Fender taklidi Squier diye bir gitarlar vardı, öyle bir gitarı vardı. O kadar güzel ve zevk alarak çalıyordu ki ilk fırsatta bu gitarı gerçek bir Fender ile değiştirmen lazım dediğini hatırlıyorum.”

Yeteneğiyle etkilediği tek kişi Nejat Yavaşoğulları değildir. Batu Mutlugil’i sahnelere döndüren de bu muhteşem adamdır. Tanıştıkları günden sonra 14 yıl boyunca bir daha hiç yolları ayrılmamıştır. 1990 yılına gelindiğinde, Zafer Şanlı ve Kerim Çaplı’nın da dâhil olduğu rock ve blues ağırlıklı bir grup olan Blue Blues Band’i kurarlar (Grubun ilk yıllında bas gitarda Sunay Özgür, davulda ise Cenap Oğuz yer almıştır) ve 2001 yılına dek çeşitli şehirlerde sahneye çıkmaya devam ederler. Böylece Türk Rock dünyası bu genç yeteneğin sesini duymaya başlar.

1994 yılında ilk solosu Fethi Taner’in “İş Dönüşü İstanbul Kentinde” isimli albümünde duyulur. Bu yıllarda birçok sanatçının albümlerine yine muhteşem kayıtlarıyla eşlik eder. Birçok albümde –belki farkında bile olmadan- duyarız onun notalarını. Bu sanatçılardan bazılarını şöyle sıralayabiliriz: Deniz Arcak, Ece Dorsay, Ercan Saatçi, Fethi Taner ve Toplama Adamlar, Göksel, İzel, Kıraç, Reha, Sibel Tüzün, Soner Arıca, Teoman, Turgut Berkes.

1990’ların ortasında MFÖ’nun gitaristi olarak sahne almaya başlar. Mazhar, Fuat, Özkan ve Yavuz’durlar artık. Fuat Güner, ruhunu tekniğiyle birleştiren ender bir gitarist olarak tanımlar Yavuz Çetin’i ve Deniz Arcak’ın “Bırakın Beni” isimli şarkısını sadece bir kere dinleyip hatasız çalmasından hayranlıkla bahseder. Bilen bilir, MFÖ’nün Bodrum şarkısındaki sololar da Yavuz Çetin’indir.

Türkiye’de blues denilince akla ilk gelen isimlerden bir tanesidir Yavuz Çetin. Türkiye’de önceki yıllarda pek anlaşılamamış olsa da blues, o anlamıştı ve bize de anlatmıştı notalarıyla. Ve 1997 yılında çıkan “İlk” albümü de blues adına yapılmış ilk çalışmalardan biridir. Bu albümle ilgili önemli bir detay daha var: Albümün son şarkısı “Dünya”ya, perdesiz gitarın mucidi Erkan Oğur eşlik eder. Söylenen o ki, Yavuz Çetin, üstada saygısından bu şarkıya söz yazmaz. Ayrıca, bu şarkı Sinan Çetin’in yönetmenliğini üstlendiği “Propoganda” isimli filmde de yer alır.

Eşsiz yeteneğiyle dâhil olduğu gruplar ise şunlardır: “102 Sayfa”, “Hard Time Passengers”, “Pi”, “Toplama Adamlar”, “Labirent”, “Ercan-Yavuz-Vahe” ve “Blue Blues Band”.

Çok ince bir ruhu vardır Yavuz Çetin’in, farklı bir yapıya sahiptir. Müzik onun yaşamıdır, şarkılarda arar mutluluğu. Lale Barçın İmer onunla ilgili bir yazısında, Yavuz’un yurtdışından getirttiği kasetleri günler boyu kendisini odasına kapatarak dinlediğinden bahseder. Kendisinin de çok beğendiği gitaristlerden biri olan arkadaşı Akın Eldes ise onun amacının sadece müzik yapmak olduğunu, ticari bir kaygısı olmadığını belirtir. Sisteme dâhil olmak istemez, popüler kültürün bir parçası olmayı reddeder Yavuz Çetin ve bu duygularını da en iyi yaptığı şekilde, yani müziğiyle dile getirir. “Satılık” albümü Yavuz Çetin’in duygularının notalara dökülmüş halidir. Sistem eleştirisini de yine şarkıları üzerinden yapar, zengin/fakir arasındaki adaletsiz ayrımın eleştirisini de… Müzisyeni oynarken yabancılaşmış benliğini dile getirir. Düzene öyle bir söver ki, sololarında duyabiliriz bu isyanı. Aşkını da notalarıyla hissettirir bize, karamsarlığını da. Yaşamak istemez artık ve 2001 yılında, albümü henüz yayımlanmadan, Yavuz bize veda eder; “her şey nasıl başladıysa, öyle biter”…

Bu beklenmedik intiharı herkes için büyük bir şok etkisi yaratmıştır. Bazı arkadaşları kendilerini suçlamıştır, “nasıl anlamadık” diye. Ama konuşmamıştır ki Yavuz Çetin, sadece şarkısını söylemiş, çalmış ve gitmiştir; kendi dünyasında yaşamış, kendi dünyasıyla gitmiştir. Şöyle bir yorum okumuştum onun için: “Yaşasaydı bu civarların Jimmy Page’i olacaktı; o, Hendrix olmayı tercih etti.”

Yavuz Çetin’i anlamak, “duyarak” dinlemek kolay değildir. Aşk acısı çekerken veya âşıkken dinlenecek tipik, romantik şarkılar değildir onun şarkıları, ergence sisteme karşı çıkarken dinlenecek şarkılar da… “Benden, sizden biri yaratmayı nasıl başardınız?” dediğinde bu kelimelerin ardında çok daha derin şeyler vardır, bilirsiniz. Kendini sorgular Yavuz Çetin; size de kendinizi sorgulatır. Öyle bir çalar ki, sololarından onun duygularını okursunuz; sesinin tonundan onu hissedersiniz; şarkı sözlerinden onun ruhunu tanırsınız; riffleri içinize işler. “Yaşamak istemem artık aranızda!” dediğinde, bütünün parçası olmak istemediğinde ise bize düşen, bencilce duygulara kapılmayarak, onu popüler kültüre mâl etmeden şarkılarında anmak, gökyüzünden bizi sololarıyla selamlamasına izin vermek demektir. Selam olsun sana güzel çocuk! Keşke diyemeyiz sana, dedim ya saygı duyarız; “İyi ki”mizsin sen bizim.

Nil Ormanlı

(Masa Dergi 1. Sayıdan)

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir