Tutunamayan Poyraz’ın Tehlikeli Oyunları

Poyraz Karayel, toplumun bastırılan, kuşatılan ve kaybedenlerin içsel çatışmalarını kutsal kitaplar ‘Tutunamayanlar’ ve ‘Tehlikeli Oyunlar’ ışığında farklı bir mizah yarattığı için sevildi, seviliyor. Üçüncü sezonunda tüm tutunamayanların bastırılmış kolektif bilinçaltındaki ‘öteki’ kendisine doğru tazyikli ‘tehlikeli oyunlarla’ basınç uygulamaya devam ediyor. Kitle iletişim aracı olan televizyondan milyonlara seslenen Poyraz’ın gizli sol eleştirel söylemleri elbette örtülü ve maskeli bir dil kullanmasını zorunlu kılıyor. Toplumsal veya siyasal olanı hiciv ve mizahla bireyselleştirerek araya sıkıştırıyor. Poyraz, ‘İyi olacağız diye hayatımızın içine ettiler Albayım’ dediğinde, konu sanki yalnızca ona özgüymüş gibi bir yapı içinde verildiğinden bu durumu hoş görebiliyor ve bu arada Poyraz da herkes yerine diyeceğini derken gülümsettiği için irkiltmiyor.

Oğuz Atay’ın kahkaha attırmayan ama gülümseten acı mizahı, Poyraz karakterinin dilinde tahrip gücü etkili, eleştirel, ironik ve iğneleyici sloganlara dönüşüyor. Hayata karşı en varoluşçu karamsar fikirler ve insana yönelik zayıflıkların bile Oğuz Atay rehberliğinde sevimli şakalara dönüşmesi kaygan zeminli, eğlenceli ve doğurgan bir hicve hizmet ediyor. Örneğin Ayşegül ve Albay’la girdiği bir diyalogda mutluluğa dair fikirlerini paylaşırken popüler kültürün sömürmeye doyamadığı Oğuz Atay eserlerini kullanıyor duygusundan çok okuyucusu ve sözcüsü gibi davranarak bu güçlü külliyatın sadece taşıyıcısına dönüşüyor; “…bir kere ben, nasıl mutlu olunur bilmiyorum yaa… Bence mutluluk yasaklanmalı! Düşünsene, ’Bakanlar Kurulu’nun çıkardığı kanun hükmünde kararname dün gece resmi gazetede yayınlanarak yürürlüğe giren’ mutluluğa muhalefet kanunu”, bütün yurttaki mutsuzlar tarafından sevinçle karşılandı!” diye bir gazete haberi okusak fena mı olur ya? Fena mı olur yaaa…?

İnsanın var olma çıkışsızlığına ilaveten babalık rolüne yüklenen sahte normları ve erkeklik sorgulamasını ekleyerek müthiş güzellemelerle dolu yeni bir anlatı yaratması da kısır dizi dünyasına elbette farklılık kazandırıyor. Örneğin Poyraz, ‘Hayalleri kırmayı keşfeden ilk insan benim babamdır’ dediğinde hem dizideki hem de ekranları başında devletin ve sistemin simgesi tüm babalar eleştiriden nasibini alıyor. Seyirciyi ürkütmeden erkek şefkati ve şiddeti arasında git geller yaparak ve kendi erkeklik kurgusunu sürekli varoluşsal sorgularla sınava çekerek kışkırtıyor, düşün/dürtüyor ve ‘erkek’lik inşasında sıkıştığı yer için yeni tanımlamalar talep ediyor. Öyle ki babasından görmediği şefkati oğluna göstermeye çalışırken tökezliyor, beceremiyor, genellikle altından kalkamıyor ve oğlunun kendisine kol kanat gerdiği, akıl fikir verdiği ve anlayış gösterdiği sahnelerle ‘babalık’ klişelerini esnetiyor. Önemli olanın ‘babalık’, ‘erkeklik’, ‘üstünlük’ taslamak değil hatasıyla, sevabıyla sonuna kadar sevmek olduğunu hatırlatıyor.  Metnin genelinde, erkeklik ve babalık rollerindeki kırılma toplumsal cinsiyet rollerinin dayattığı kadın için domestik ilişkilerin geçerli akçe olduğu safsatasını da bozuyor. Erkeğe bağımlı, eve hapsolan ve bundan mutluluk duyan kadın karakterler yerine, mesleği olan ve ayakları üzerinde birey olarak durabilen kadınlar öne çıkıyor. Hatta öyle ki dizi de genellikle aldatan erkeklerden çok kadınlar olduğu için sinir bozmayı göze alıyor. Örneğin Poyraz’ın boşandığı karısı çoğunlukla erkeklere atfedilen ‘çapkın’ kadın profiliyle şaşırtmış ancak deliliğinin arkasında istediğini yapmıştı. Songül ise bir mafya babasının gelini olarak haklı haksız isyan çıkarmaya ve sürekli yeni bir norm kırmaya devam ediyor. Doktor, avukat, polis, mafya, marjinal ve temizlikçi rollerindeki kadınlar yalnızca anne veya ev kadını tanımlamasıyla yer almayarak erkeğin de erkeklik inşasını kırmasına destek oluyor ve zemin hazırlıyorlar.

Metin, tüm bu toplumsal cinsiyet kırılmalarını ‘tutunamayan’ bir baba, polis, eş, sevgili, çocuk ve kardeş olarak ve ‘tehlikeli oyunlar’a dalarak üstü kapalı bir solcu söylem eşliğinde sunuyor. Poyraz’ın belli belirsiz sol içerikli söylevleri, mizah dolu isyan tiradları şeklinde dile getirildiği için aşağı yukarı her kesimi kucaklamayı başarıyor. Poyraz, bu gibi benzer durumlarda doğrudan doğruya kitaptan okuyarak veriyor mesajını ve kendisi bu sözlerin sahipliğine yeltenmiyor sanki. Örneğin, “Bizde bir “başkalık” olduğunu söylüyor; “Ben bu başkalıktan şüpheye düşüyorum. Çünkü yaşamın icabı, salim düşünmeye çalışıyorum: Ben mi şaşırdım yoksa herkes birden garip bir cinnete doğru mu yol alıyor? Hikmet Benol’a göre ülkemizde herkes aklını oynatmış; memleketin tedavi için İngiltere’ye gönderilmesi icap ediyormuş.” Dizi piyasamızın pek alışık olmadığı bu tarz ironik referanslarla çaktırmadan siyasi göndermeler yapıyor ve toplumsal analizlerle epeyi bir ezbere çomak sokuyor. Mevzubahis memleket ve tüm ahali ise vakvakları ürkütmeden kütüphanesindeki kitabı doğrudan okumak hem kaynağına saygı duruşu hem de sözün sahibi değilmişçesine sıyrılmasına olanak sağlıyor. Oğuz Atay mizahıyla sıyrılıp sırıtmamak, metne özgürlük sağlarken ekran başındakilere soluk aldırıyor. Seyirciyi ürkütmemek için çuvaldızı sürekli kendine batırırken toplumun birbirine ve kendine yabancılaşmasını kendi muhakemesine bırakıyor. Çok sıkışınca halkın günlük defterleri sayılabilecek duvarlardan birine ‘balık olsam vapur çarpar’, ‘kaybettik albayım’, ’insanlık çok ilerledi artık görünmüyor’  ya da ‘bir kalbiniz vardı, onu hatırlayın’ gibi yazılarla derdini toplumsal alana taşıyor.

Bireysel varoluşçuluğu sorgulayan kimi sahnelerde ise inisiyatifi ele alıyor ve Poyraz olarak söyleyeceğini deyiveriyor: ‘Günahlar albayım, günahlar farkında mısınız bilmiyorum ama babaların günahlarını evlatlar çekiyor!’. Kişisel ve toplumsal ruh çözümlemeleri Poyraz’ın serüvenlerinin önüne geçiyor ve çoğu zaman sessiz yığınların iç sesini projekte etmeye hizmet ediyor. En çok da Poyraz’ın kendi söylediği her şeyi neredeyse ikinci cümlesinde kendisinin mercek altına almasıyla yıkması, bozması ve/ya en azından sarsması yüzleşmeyi zorunlu kılıyor. Poyraz’ın karakter olarak diyalektik bir yapı içerisinde kendisiyle alay etmesi, süresi çoktan bitmiş yoz evlilikleri, çürümüş toplumsal değerleri, çarpık ve boğucu eğitim sistemini ve bürokrasinin iğrendiren içyüzünü somut ancak yine de sıyrılarak kenardan verebilmesini sağlıyor. Poyraz’ın iç dünyasını, kesik ve parçalanmış sahneleri üst üste bindirerek akıtmak, Oğuz Atay’ın bilinç akışına paralel yazım tarzıyla benzer bir işlevsellikte ilerliyor. Örneğin Albay’la diyaloglarından birinde ‘Bence insan delirecekse aşktan filan delirmeli. Böyle boktan çocukluk hatıraları yüzünden değil ya… Hayır, bunun ne romanı yazılır ne filmi çekilir. Ben ona yanıyorum’ derken en azından ‘tutunamayan’ bir karakterin dizisinin yapılabildiğine seyirciyi şahit tutuyor ve ana izlekten tamamen kopuyor. Oğuz Atay’ın bilinç akışı tekniğiyle yazdığı uzun paragraflar İlker Kaleli’nin mükemmel oyunculuğuyla genellikle bir duruma bağlı gerçeklikten çıkıp tiradlara hatta sayıklamalara, serzenişlere ve yer yer feryatlara bağlanıyor. ‘Anlamlar Albayım. Bazı kelimelere sığmıyor. Ayrılık mesela… Sevenlerin sınavı diyebilir miyiz?’ diye soranın Poyraz mı, Hikmet Benol mü olduğu birbirine karışıyor ve Poyraz Karayel, Hikmet Benol’un bilinç akışıyla varoluşsal sorular, iç hesaplaşmalar ve acı dolu kopuşlar ve bağlanmalar içinde çırpınarak soruyor, sorguluyor ve çözüm üretmekten çok çözümsüzlüğün farkındalığıyla üzüyor ve gülümsetiyor. Dizinin olay akışında inandırıcılıktan uzak kahramanlıklarla, neden sonuç ilişkisine yanıt vermeyen kopukluklarla düğümlenmesi ve aniden çözülüvermesi gibi teknik yanlışlar içermesine ise en iyi yanıtı Albayım veriyor galiba. ‘Oyunlar gerçeğin en güzel yorumlarıdır. Bizim gerçek dediğimiz şey de, bazı güçlükler yüzünden iyi oynanamayan oyunlardır.’

 

Şenay Tanrıvermiş
(5. Sayımızdan)

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir