Oyunculuğunun gücü gözlemden geliyor

Nevra Serezli

 

Gözünüzün önüne getirin. Dormenler Tiyatrosu balonlarla süslenmiş, ortadaki masada Nevra Serezli, Metin Serezli var, yanlarında şahitleri oturuyor. Altan Erbulak ve Ekrem Bora kameraman. “Evet” diyorlar, hem birbirlerine hem tiyatroya “evet” diyorlar. Ve hem birbirlerine hem tiyatroya çok yakışıyorlar.

El eleler. Oyun bitmiş, selama durmuşlar. Demlenen bir aşkla selamlıyorlar. Alkışlar ruhlarına değiyor, elleri daha da sıkı şimdi. Birbirlerini kutluyorlar. Sadece ikisinin bildiği gizli bir paylaşım aralarındaki. Hak edileni almanın tebessümü kalplerinden geliyor. Ödül mü dediniz? Bu işte ödül.

Nevra Serezli onca oyunundan sonra, süzgecinden geçirdikleriyle çok değerli bir oyunculuk tutuyor elinde. Kutusunda hepsi var. Duruyor orada… Durmasın…

Metin Bey’in sesini Nevra Hanım’ın sesinde duyuyorum. İz bırakmak bu işte, öldürmüyor insanı. Özlemenin acısını büyütüyor biraz.  

Çocukluğunuz Bebek’te yalıda, geniş aileyle birlikte geçiyor. İlk alkış Bebek İlkokulu’ndaki müsamereden. Mandolin çalıp “Santa Lucia”yı söylüyorsunuz. Daha sonra da kolejde oynadığınız “My Fair Lady” ile dikkatleri çekiyorsunuz. Babanızın da “sevdiğin işi yap” demesinin etkisi var belki oyuncu olmanızda.

Öyle ama ben zaten evde de böyle terliğinin içine pamuk doldurup bale yapmaya çalışan, aynanın önünde pozlar verip fotoğraf çektiren bir çocuktum. Anneme kelebek kanatları yaptırır, arkama iğneletir, dans eder, şarkılar söyler, şiir ezberlerdim. Sonra Amerikan Kız Koleji imtihanını kazandım ve Arnavutköy Amerikan Kız Koleji’ne girdiğim ilk günden, mezuniyete kadar tiyatrolarında rol almış bir öğrenci oldum. Her sene 2 – 3 piyeste rol aldım. “Audition”lara sadece ben giderdim. Bütün rolleri ben oynamak isterdim. Tiyatro konusunda çok hırslı bir talebeydim. Babamın tek şartı vardı. “Ders notların düşmeyecek, o zaman izin veririm” derdi. Çünkü provalar okul sonrası yapılır ve gece 22.30’a kadar sürerdi. Eve hocamla birlikte dönerdim. Derslerimi aksatmadan çalışırdım ve yüksek dereceyle okulumu bitirdim.

AFS öğrenci değişim programı ile Amerika’ya gidiyorsunuz. Copperfield High School’da tiyatro, dans kurslarına katılıyorsunuz ama tiyatro bursunu kazanamıyorsunuz.

Tiyatro okumak için Amerika bursuna başvurdum. Bursu kazanamadım ve kazanamayınca ne yapacağımı şaşırdım. LCC’nin tiyatro kursuna gideyim dedim. O devirde şimdiki gibi Müjdat Gezen, Ali Poyrazoğlu, Haldun Dormen, Kerem Alışık gibi oyuncu kursları yoktu. Fakat bir gittim ki orada da Yıldız Kenter, Müşfik Kenter, Haldun Taner, Haldun Dormen, Melih Cevdet Anday, Ayla Algan, Beklan Algan, Seyit Mısırlı var. Nereye düştüğümü anlamadım. Bütün okul boyunca her cumartesi günümü Beyoğlu’na gidip tiyatro seyrederek geçirdim. Kenterler’e, Dormenler’e, GEN-AR Tiyatro’ya giderdim. Kurs bitti, tam tatil yapalım derken bir telefon geldi. “Dormen Tiyatrosu’ndan Haldun Bey sizinle konuşmak istiyor” dediler ve bana “Cengiz Han’ın Bisikleti” adlı piyeste Ayfer Feray’ın on sene öncesi oynadığı Gül Hanım rolünü teklif ettiler. Her şeyi unuturum ama o ilk rolümün adını unutmam. Çok heyecanlandım ve kendimi dünyanın en büyük starı zannettim. Provaya bir gittim ki karşımda Erol Keskin, Haldun Dormen, Turgut Boralı, Altan Erbulak, Füsun Erbulak, Suna Kekin… Ne yapacağımı şaşırdım. Böyle bir kadronun içine düştüm ve birden ne kadar az şey bildiğimi fark ettim. Okul tiyatrosuyla profesyonel tiyatronun ne kadar farklı olduğunu anladım. Ama kulise gide gele, dersimi iyi çalışarak, yüzümün akıyla çıktım. Metin’le de o sırada tanıştık. Piyesi tebrik etmeye kulise geldi. Daha sonra “Çıplak Ayak” adlı piyesle turneye gidiliyordu. Metin rahatsızlanmıştı ve Füsun (Erbulak) hamileydi. Haldun (Dormen), “Biz ikimiz oynayacağız ama bir 10 gün içinde bu rolü çıkarman ve ezberlemen lazım.” dedi. Betül Mardin’in Teşvikiye’deki evinde provalara başladık ve Bursa turnesiyle de profesyonel tiyatro hayatım başladı. Daha sonra Ankara Sanat Tiyatrosu’nda “Durdurun Dünyayı İnecek Var”  müzikaline oyuncu aranıyordu. Galiba Ayten Gökçer’e teklif edilmiş, olmadı. Ayla Algan’a teklif edilmiş, olmadı. Müdürlüklerinden birisi: “Bu kız fena değil, kabiliyeti de var. Kolejde müzikal oynamış -“My Fair Lady”yi oynamıştım- yapabilir” demiş. Beni apar topar Ankara’ya yolladılar ve Genco Erkal’la karşılaştım. Osman Şengezer’le karşılaştım ve Ankara Sanat Tiyatrosu’nda provalara başlayarak “Durdurun Dünyayı, İnecek Var” oyununu oynadım. “Cengiz Han’ın Bisikleti”nde çok ilgi çekmesem de bu müzikalde adımı Nevra Şirvan olarak tanıttım. “Yeni bir yıldız doğuyor, ne kadar başarılı, ne kadar güzel demeye” başladılar. O zaman bile güzellik önemli bir şeydi. Çok tutan bir müzikal oldu.

Metin Bey’in “böyle bir rol bir oyuncuya 40 yılda bir gelir.” sözü teklifi kabul etmenizde rol oynuyor. Zaten bir diğer iyi rol de 15 – 20 yıl sonra geliyor.

Metin’le flörtöz vaziyetleri varken gitmek istemedim. O da bana dedi ki: “Hayatında bir kere böyle bir rol düşer. Ve bunu kabul etmek zorundasın.” O zaman, onun büyüklüğünü anladım. Ömür boyu Metin hep kendinden fedakârlık ederek, hep benim iyiliğim için ‘şu rolü oyna, bu rolü oynama, şunu yap, bunu yapma, tabii ki yapacaksın, tabii ki git’ diyen, sanatsal anlamda çok destek çıkan bir eş oldu.

Dönünce Dormenler’de oynamaya devam ediyorsunuz. “Aşşşk” oyunuyla Metin Bey ile aşkınızın başlaması ve “Paramparça” oyunuyla da evlenmeniz çok enteresan olmuş.

Ama hiç paramparça olmadı evliliğimiz Allah’tan. “Aşşşk” piyesini Şirin Devrim sahneye koyuyordu ve bundan kendi biyografisinde: “Metin’le Nevra’yı ben tanıştırdım. Benim piyesim sayesinde evlendiler” diye de bahsetmişti. Gerçekten öyle oldu. Metin o sırada boşanmıştı zaten ve de böylece bizim birlikteliğimiz meydana çıkmış oldu. Ve evlendik “Paramparça” oyununda. Balayı yerine, turneye çıktık Göksel Kortay, Füsun Erbulak, Metin ve ben. O günleri düşündüğüm zaman, hayatımın panoramasını gözümün önünden geçirdiğim zaman çok şanslı günlerim oldu diyorum. Çok şanslı tiyatro maceram oldu. Her şey yolunda gitti. Sonra çocuklarımız oldu. Allah bana son âna kadar güzel bir şans vermişti. Tabii ki üç sene öncesine kadar da hep öyle gidiyordu. Onu da Allah’ın bir imtihanı diye düşünüyorum ama hiçbir zaman şikâyet etmiyorum.

Metin Bey’in sözlerini anımsıyorum evliliğinizle ilgili: “Ben hayatı paylaşacağım kişiyi değil, onsuz yapayamayacağım kişiyi seçtim eş olarak.” demişti. Bir de  “Küçük Prens”i okuyunca, “sen benim gülümsün, senden artık ben sorumluyum.” demiş. Sizin için de aslolan hep ailenizdi. “Başarı, ödül bile evde onu paylaşınca güzel, anlamlı” dersiniz hep.

Evet, ben bunu hep söylüyorum çünkü gerçekten böyle hissediyorum. Şimdi de onun eksikliğini hissediyorum. Bir başarı kazandığım zaman, şu koltukta oturan Metin’i görememek, onunla paylaşamamak, onun gelip beni tebrik etmemesi çok acı geliyor. Şimdi de oğullarımla, gelinlerimle, yani yine ailemle paylaşıyorum. Beni devamlı, oynadığım her şeyde, ödüle aday gösterirler bir kere. En son “Kocan Kadar Konuş” filmi ile İngiltere Film Festivali’nde En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu Ödülü’ne aday olmuşum. Aday hep olurum. Bazılarını hiç alamamışımdır. Mesela, en güvendiğim rolde, “6 Haftada 6 Dans Dersi” nde hiç ödül almadım. Bu sadece piyango çıkmış biletinizin kaybolması gibi bir şey. İnanılır gibi değil. 3 sene boyunca 500 kişi ayakta alkışladı oyunu. Sonra da hiç düşünmediğim başka bir yerden bir ödül almak… Ben de, ödüller o anki bir şeye; ne bileyim atmosfere, astrolojik yıldızlara falan bağlı galiba demeye başladım. Ödülü aldığın halde “ya bunu aldım ama iki önceki piyeste müthiştim, orada alamamıştım; şimdi hak ettim mi yani?” diyorsun. Çok teşekkür ederim lâyık görenlere. Hepsi çok güzel. Tabii ki değersiz bulmuyorum ama oğlumun bana: “Anne burada müthiştin, çok güzel oynamışsın.” demesi veya torunumun: “Nineciğim, sen çok iyisin, çok güzelsin.” veya “Seni çok seviyorum.” demesi Oscar Ödülü’ne bedel benim için. Ayıp olmasın diye söylemiyorum bunları ama ödülleri vermemiş olan o 6 – 7 kişilik grubu bir tarafa bırakın; her akşam arkaya gelip boynuma sarılan o çok değerli tiyatrocu arkadaşlarımın da: “Nevra bir saniyeni bile kaçırmak istemedik, nasıl her noktayı incecik işlemişsin.” demesi benim için zaten bin tane ödüle bedel. Onun için o tip şeylere şimdi çok fazla önem vermiyorum. Hele bu yaştan sonra hiç takmıyorum. Değersiz bulduğum için değil yani yanlış anlaşılmasın.

Araya Kastelli, Egemen Bostancı ve müzikaller dönemi giriyor. “Geceye Selam”, “Şen Sazın Bülbülleri”, “Hisseli Harikalar Kumpanyası” oynanıyor. Sonra Devekuşu Kabare” dönemi oluyor. 1990’da ikinci Dormenler’de “Çılgın Sonbahar” ve “Şahane Züğürtler” çok sükse yapıyor. “Çılgın Sonbahar” Gencay Gürün’den geliyor. Siz de okuyunca beğeniyorsunuz ama Haldun Dormen pek beğenmiyor oyunu, yine de “İstiyorsan oyna.” diyor size.

Haldun: “Ben beğenmedim piyesi.” dedi. “Yapma Haldun, nasıl beğenmezsin?” dedim. “Çok kadın piyesi.” dedi. “Daha iyi ya, kadın götürür tiyatroya kocasını.” dedim. “Ay şekerim o kadar çok seviyorsan, oyna gitsin.” dedi. Şimdi ben bir mesuliyet altına girmiş oldum. Şımarık aktrisler gibi kapris yapıp, “Ben oynamak istiyorum.” demişim gibi oldu. Ama Gencay da çok inanıyordu. Kadın piyesi ya, başrol kadın ya, biz erkek oyuncu bulamadık. Bir gün böyle otururken Metin’le akşam: “Ya Metin sen oynasana şunu.” dedim. O da o ara Dormenler’de hep başrolde. Haldun’la Ray Cooney’leri oynuyorlar. “Nevra, yani şimdi olur mu o rol bana?” dedi. “Eğer sen oynarsan çok yükselecek piyes. Sen, komedi anlayışınla çok şirin bir adam haline getirebilirsin bu antipatik karakteri.” dedim. “Hadi ya, senin uğruna kabul edeyim, ben sana bu piyeste destek çıkayım” dedi. Gencay delirdi zevkten. Haldun çok mutlu oldu ve de çok güzel bir iş yapmışız. Yani, Metin’i ben kandırmış oldum. “6 Haftada 6 Dans Dersi”nde de Cihan’ı (Ünal) kandırdım. Piyeste 40-45 yaşlarında, dans hocası olacak, genç birini arıyorduk. Bir türlü oyuncu bulamıyoruz. Bir gün böyle gene Profilo’nun kafesinde oturuyoruz. Oyunu Cihan’ın sahneye koyacağı kesin. Hatta eskizler çıkarmaya falan başlamış. “Cihan, şu adamı sen oynasan aslında, karşılıklı ne güzel oynardık.” dedim. “Olur mu canım?” dedi “Yani neredeyse aynı yaştayız”. “Çok affedersin ama gel piyesi bir daha okuyalım. Adamın genç olmasının çok büyük bir önemi var mı? Yani bu bir yalnızlık ve iki insanın dost olmasını anlatan bir piyes. Yoksa yaşlı kadın, genç adama âşık oluyor tezi değil bu. Neden olmasın?” dedim. “Olur mu ya Nevra, yapabileceğime inanıyor musun?” dedi, “Tabii inanıyorum.” dedim. Bir gitti adam, saçları uzattı, at kuyruğu yaptı, sakalları kesti, kilo verdi, dans derslerine başladı. O aranan adam oldu çıktı. Sonra da hep birbirimize, bu, sen olmasaydın böyle olmazdı dedik. Bu piyeste nasıl bir uyum yakaladık birlikte. İkimiz de çok çalışkan olduğunuz için deliler gibi çalıştık ve çok iyi anlaştık. Sahnede göz göze, bakışlarla, birbirimizle iletişimimiz çok çok iyi oldu. Şu anda bile geriye dönüp baktığımda acaba başka biri olabilir miydi diye sorduğumda,  kesinlikle, ne “Çılgın Sonbahar”da ne de “6 Haftada 6 Dans Dersi”nde kimseyi düşünemiyorum.

Ben de sizden başkası olur muydu o rolde diye düşünüyorum. “Türkiye’de hem dans eden, hem şarkı söyleyen aktrist düşünüldüğünde, Nevra ilk akla gelenlerdendir.” Metin Bey’in sözü. Aslında malûmun ilânı.

Olurdu bence. Ben biraz sempatiklik, biraz daha komedi kattım. Seyrettiğinde Cihan hep “Oraya gülme koymadık ama sen bayağı gülme alıyorsun. Sen ne yapıyorsun da o gülmeyi alıyorsun, bunları nasıl çıkarıyorsun? Biz Londra’da bu piyesi hiç gülmeden seyrediyorduk.” demişti. Biz ikimiz de işte, eğlenilen ama sonunda acıyı da gösteren, çok keyifli bir oyun haline getirdik bunu.  İşte casting, dizilerde olduğu gibi, tiyatroda da çok önemli. Türkiye’de başka oyunculara haksızlık etmeyelim. Gülriz Sururi gibi, Ayten Gökçer gibi. Şimdi de Özge Borak gibi, Ayça Varlıer gibi isimler de var. Onları söylememek doğru olmaz ama gerektiği zaman ben de üstüme düşen vazifeyi, bunca yıldır müzikallerde yaptım. Böyle bir ekolün içinde uzun yıllar gittim tabii. Çünkü çok severim müzikali. Hâlâ bile müzikal teklifi geliyor ama ya denk düşmüyor ya ben rolü çok fazla içime sindiremediğim için olmuyor.

“Çılgın Sonbahar” da tiyatro tarihindeki yerini aldı, ödüllerle de tescillendi.  

Hâlâ hatırlarlar.  Bir de orada çok güzel bir anı oldu. Oyunun yazarı Pierrette Brunof, Fransız kendisi. Dormen Tiyatrosu’na davet ettik. Geldi ve sahneye çıktığında Metin’le benim elimi sıkıp “Bu kadar mı Fransız olunur. İnanamadım seyrederken. Hakikaten bir Fransız karı-koca olarak seyrettim burada sizi. Müthişti” dedi. Böyle boynumuza falan sarıldı sahnede kadın. Hiç unutmam o sözleri. Onlar işte, gerçekten güzel anılar.

Siz komedyen olarak anılmaktan rahatsızlık duymuyorsunuz. Hatta “Hayat zaten zor, komediyle deşarj oluyorum, insanları mutlu etmek beni de mutlu ediyor.” diyorsunuz. Biraz önce de bahsettiğiniz gibi hep komedisini bulup çıkarmaya yatkınlığınız var.

Çünkü çok gözlem yaparım ben. Çok taklit yaparım ama diyalekt taklidi zor. Gözlem yaptığım için de vücut dilini çok iyi analiz ederim insanlarda. Komedide de bunu gözlemliyorum. Nasıl insana komik gelir bu. Bu tonlama nasıl daha matrak olabilir diye düşünürüm. Otomatik olarak içimden gelerek yapıyorum çünkü bunun formülü yok. Metin Akpınar ile oynarken, onunla uzun uzun konuşurduk. Yani bir talebe bana onu yetiştireyim diye gelse, hiçbir şekilde ona ders veremem. Burada içinden 30’a kadar say ve sonra lafı söyle diye bir şey yok yani. Onu şurandan, kalbinden hissedip söylüyorsunuz.

Bir de komedi çok ciddi iştir diyorsunuz.

Evet,  bunun altını kırmızı kalemle 4-5 kere çiziyorum çünkü sululuk yapmak komedi değil, komiklik yapmaya çalışmak komedi değil. Komedi çok ince bir iş. Bazı insanın içinde komedi unsurları vardır. Bazıları da ne kadar deneseler de maalesef olmaz. Bizde de çok iyi komedyenler var. Demet Akbağ, Perran Kutman, Oya Başar, Ata Demirer, Müjdat Gezen, Yasemin Yalçın, Uğur Yücel. Ben hep sevecen yaklaşırım tüm oyuncularımıza ve beğendiğim zaman, ayağa kalkar alkışlarım.

“Devekuşu Kabare”de Metin Akpınar, seyircinin gıcığına kadar dinleyip, lafını onu bekler öyle söylermiş. Ne kadar incelikli bir şey o “timing” denilen şey.

Bunu hep anlatırım. Metin resmen gıcık tutan seyirciyi ayarlardı.  Bilirdi ki o seyirci iki dakika sonra öksürecek ve en güzel lafının üzerine öksürecek. Öyle bir şey yapardı ki, yani şef orkestrayı nasıl idare ederse, o da kendi laflarını, “timing”ini öyle idare ederdi. Ve bir esprisini dahi satamamışlığı yoktur.

Sizin de öyle: “Deliler”deki spor spikeri sahnesinde tek nefeste teklemeden konuşup her seferinde alkış aldığınız bir sahne var.

Onu ne kadar çok çalışmıştım ve kaçıncı oyun olsa da sıra oraya gelince aşırı heyecanlanırdım.  Çok zor bir sahneydi o. Teklememem lazım, tıkanmamam lazım. Kaç oyun oynadıksa, o sahnede benim elim ayağım boşalırdı. Biz işimizi zor taraftan yaptık, zor kendimizi tutturduk, zor becerip bu hallere geldik. Şimdiki gibi ekranda bir şey yap, pıt beğenilsin, hemen şöhret ol diye bir şey yoktu. Bütün bu eski sanatçılar tırnaklarıyla kazıya kazıya geldi yerlerine. Çok zordu tiyatrolarda kendimizi gösterip isim yapmamız. O devirde bu kadar ekran, bu kadar program olsaydı…

O dönemin koşullarında tiyatro yapmak bile bugünden farklı.

Tuvaletsiz turneler mi anlatayım, otobüs üstlerinde dekor taşımayı mı anlatayım, elimizde kostümlerimiz, otelde ütü aramalarımızı mı anlatayım? Son yıllarda birkaç film çevirdim. Bu kadar mı Hollywood yıldızı gibi her imkân elinin altında olur! Eskiden telefon gelirdi, sabah 6’da Polonezköy’deki sete gel denirdi. Çoğunda Metin’e yalvarırdım, zavallım sabahın 6’sında kalkar, Kilyos’un oralarda çiftliklere götürürdü beni.  Şimdi öyle mi? Kapına özel araban geliyor.

Oralar yine yakın; Metin Bey sizi kaç kez Londra’lara götürmüş.

A evet, çok güzel girdin konuya. Benim uğruma, uçağa binebilecekken, arabayla Londra’ya 3-4 kere gittik. O Yugoslavya’yı geçerken fenalık gelirdi, bitmek bilmezdi.

Bir de kulisi çok önemsiyorsunuz. Oyuncuya notu kulis halleri üzerinden veriyorsunuz.

Kulis ve şimdi de set arkası diyelim. Tiyatro yapmadığım için kulisten bahsedemiyorum şu an. Bulsam yapacağım da. Çok önem veririm kulise. Oğlum Murat da bu işlerin içine girdi ve gitgide iyi oyuncu oldu. Ona ilk söylediğim şeyler, “Efendi ol, kimseyle kavga etme, hep zamanında git ve katiyen şikâyet etme”dir. “Oyunculuğundan önce; kuliste sevilen, terbiyeli, kaliteli olmalısın.” derim. Son çevirdiği “Dağ” filmi ile ilgili rejisör, “Bu kadar terbiyeli, bu kadar efendi, bilgili biriyle çalışmak çok güzeldi.” gibi cümleler söylemiş. Murat’a, “Allah’ıma bin şükür bu lafları duymak istiyordum ve bu lafları duydum.” dedim. Bu Metin’le benim çocuklarımızı yetiştirirken elde etmek istediğimiz şeydi. Diğer oğlum Selim de 15-20 senedir müzik piyasasında, onun hakkında da “bu piyasada bu kadar bozulmamış, efendi bir insan” diye bahsediyorlar. Selim’e de diyorum, “Yetti bu bana”. Hani çocuk yetiştirmekle ilgili semirlerler oluyor, kitaplar çıkıyor ya, o kadar basit ki oysa. Mesele, örnek olmak. Yeni yetişen gençler senden hiç feyz almak istemiyorlar. Ben ilk günden beri benden deneyimli oyuncuların gözünün içine bakardım, onlardan bir cümle öğrenebilmek için. Şimdi ben öğretmeye çalışıyorum, çoğu arkasını dönüp gidiyor. Çünkü bugünün ölçeğinde hiçbir şey yapmasalar bile başarılı sayılabiliyorlar. Böyle bir garantiye düşüyorlar. Çünkü eleştirilmiyorlar. Bir kişi de düzeltmiyor. Niye uğraşsın, niye bana sorsun o zaman? Tiyatro doğduğu günden beri anlatma sanatıdır. Anlatamazsan zaten o mesleği yapmayacaksın.

“Acaba Hangisi”nde ikiz kardeşi canlandırırken enerjinize inanamayanlar olmuştu, sizinle daha önce yaptığımız röportajda, “büyük konuşmak istemiyorum ama 15-20 sene evvelki rolü şu anda aynı enerjiyle yine oynarım.” demiştiniz.

Şimdi de derim. Enerjimden hiçbir şey kaybetmiş değilim ve çok sinir oluyorum “Ay siz ayakta kaldınız, şuraya alalım, oturtalım.” dediklerinde. “Allah aşkınıza, yaşlı muamelesi yapmayın.” diyorum. Sete gidiyorum, sabahın 4’üne kadar millet kanepelerde uyukluyor, ben zınk, yine ayaktayım. Kafa yorgunluğu olabilir ama vücut yorgunluğu diye bir şey hissetmiyorum. Çok büyük travma yaşadım. Atlattım mı dersen, hayır. Ama hayata tutunmayı öğrendim. Son zamanlarda keşfettim çok fazla konuşuyorum Metin hakkında. O zaman da onu etrafımda hissediyorum. O yüzden çalışmak istiyorum. Şimdi boşum mesala. Devlet Tiyatrosu’ndan “Gülyabani” adlı oyun için teklif geldi. Müjdat Gezen “Sevgi” müzikali yapıyor, Kandemir Konduk teksti yolladı geçen hafta. Yazın 3 tane dizi teklifi geldi. Bodrum’a gideceğim oynamıyorum dedim. Sonra da bir laf çıkarmışlar Nevra Hanım tiyatro yapmayacak diye. Olur mu ya! Bence şimdi en iyi zamanımdayım. Bütün 40 yılın tecrübesi, yaşanmışlığı var. Çok oyun seyrederim, süzgecimden çok şey geçiririm. Şimdi incelikler, nüanslar içinde dolaşıyorum. Ama gerçekten piyes yok, yazan yok. Sermiyan Midyat mesela, çok kabiliyetli ama film senaryosu yazıyor, niye oyun yazmazsın? Şimdi de kaşıntılarım tuttu, telefon bekliyorum. Çünkü ancak çalışınca düşünecek fırsatın olmuyor. İnsanın ruhuna iyi geliyor bir kere çalışmak. Bir film çekiyorum örneğin, beni görme, 15 yaş gençleşiyorum o bir ay. Ben mutsuz olduğumda yoruluyorum.

Sizi izlemek için sabırsızlanıyorum. Vakit ayırdığınız için teşekkür ederim.

Röportaj: Pınar Erol

(Masa Dergi 4. Sayıdan)

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir