Nermin Yıldırım’dan Masumiyet Sorgusu: ‘Dokunmadan’

Nermin Yıldırım’ın yeni romanı “Dokunmadan” hep kitap etiketiyle bu ay okurlarıyla buluştu. “Dokunmadan”, Yıldırım’ın beşinci kitabı. Külliyatına hemen hemen her yıl bir kitap sığdıran yazara, son yıllarda sık sık okuyarak zaten epey ısınmıştık. Ama bu defa başka, “Dokunmadan” ile dokundukları bambaşka bir boyutta olmuş yazarın.

Hakkında daha önce, büyüyünce geçmeyen yaraların hikâyesini çok güzel yazan kadın olduğu fikrimi karalamıştım. Bugün bitirdiğim romanın etkisiyle düşüncelerim bir ivme daha kazandı ve “O, kuşağımızın en iyi kadın roman yazarlarındandır” fikrim perçinlenerek dile geldi. 5-10 yıl sonra herkesin dilinde olacak bu söylemi bugün, “Dokunmadan”ı ilk okuyanlardan biri olarak hissetmekten ve belirtmekten mutluluk duyuyorum.

Roman; 29 yaşında, kendi halinde yaşayan bir kadının ölümcül bir hastalığa yakalandığını öğrendikten sonraki yolculuğunu anlatıyor. “Öleceğimi öğrenince çok şaşırdım” başlangıcıyla edebiyatımızın en iyi giriş cümleleri listelerine bence şimdiden aday. Şaşkınlıkla başlayan bu yolculuk, okuyucuyu kendiyle hesaplaşmaya zorlarken, bazen hüzünlü, bazen komik ama her sayfasında duygu ve heyecan dolu havasıyla esir alıyor. Bir kadın hayatı konu olunca toplumsal ve siyasi meselelere de değinmemek olmazdı elbet, bu meselelerinse altını kalın çizmiş ama sivrilmemiş, yerdiğini incelikle yermiş, hikâyenin içinde çok iyi işlemiş Yıldırım.

Bazen kendinizle yüzleşeceksiniz, bazı sayfalar tanıdık gelecek, bazen akışına kapılacak ve bolca da durup o derinlikli cümleleri tekrar tekrar okuyacak, hatta altını çizeceksiniz. Psikolojik çözülmeleri ve kahramanın iç sesi ile sessiz ve tepkisiz kaldıklarınıza ah edeceksiniz.

Etkileyici bir kadın hikâyesiyle toplumsal sorunlarımıza sırtını dönmeden, vicdani değerlere sahip ve bunu edebiyatındaki kaliteli işçiliğiyle harmanlayan Yıldırım ile kendine ve “Dokunmadan”a dair detayları konuştuk.

  • 2011 ve 2017 arasında 5 roman. Saygı duyulası bir başarı bu. Hızlı üretebilen, kolay yazabilen biri misiniz? Yoksa ilk roman basılana kadar kendime sakladıklarımdan daha çok dosya çıkacak deyip meraklandıracak mısınız bizi şimdiden?

İkisini de demeyeceğim. İşin doğrusu ben neredeyse okumayı öğrendiğimden beri bir şeyler karalıyorum. Daha evvel şiirler, öyküler yazardım, yirmili yaşlarımdan beri de romanlar yazıyorum. Onca zaman romanlarımı yayınlatmak gibi bir çabam olmadan yazdım. Çünkü beni asıl ilgilendiren yazmanın kendisiydi hep. Ama “Unutma Beni Apartmanı”nı bitirdikten sonra ilk kez acaba yazdıklarımı artık başkaları da görse mi diye düşündüm. Ve sonrasında şansım yaver gitti, fazla çaba göstermeme gerek kalmadan o roman basıldı. Sonrasında hayatımda neredeyse hiçbir değişiklik olmadı. Ben yine eski ritimle yazmaya devam ettim. Öyle yaptım, çünkü yazmakla kurduğum ilişki bütün bu yayımlanma süreçlerinin dışındaydı, hâlâ da öyle. Yazmaktaki en temel motivasyonum yazmayı sevmek. Yani eskiden ne yapıyorsam yine onu ve yine aynı hızda yaptım aslında. Tek fark, yazdıklarımı artık çekmeceme kilitlemek yerine yayıncıma vermeye başlamam oldu. Bu duruma kimileri çalışkanlık, kimileri üretkenlik diyor; ben yazmayı çok sevmek diyorum.

  • Romanlarınız farklı dillere de çevrildi. Bunların içinde Fransızca, Çince gibi çok geniş kitlelere hitap eden diller de var. Bir dünya yazarı olma yolunda ilerliyorsunuz diyebiliriz sizin için. Peki, hayallerinizde yarınlara dair neler var? Ödüller, film ve dizi uyarlamaları… Nermin Yıldırım ismini nerelerde duyacağız gelecekte?

Bu söyleyeceğim belki tuhaf gelecek ama gerçek. Ben bunların hiçbirini hayal etmedim. Hepsi sadece oldu, oluverdi. Onlar olunca da bana sevinmek, mutlu olmak düştü. Bu durum tamamen neden yazdığımla ilgili bence. Ben sonrasını düşünerek, planlar yaparak yazmıyorum. Metinle aramdaki samimiyete zeval gelmesin diye birilerinin okuyacağını düşünerek bile yazmıyorum. Ne zaman ki roman bitiyor, editöre veriyorum, o zaman başlıyor kimi telaşlar. Yani bundan sonra ne olur bilmiyorum. Ben sadece yazmaya, yazarak şifa bulmaya devam etmek derdindeyim. Arada başıma başka güzel şeyler de gelirse ne mutlu bana… Şükrederim, sevinirim.

  • Yurtdışında yaşıyorsunuz. Ama kalbinizin ne kadar Türkiye’de attığı belli özellikle son romanınızdan. Okurken bizi bizden iyi gözlemleyen, hatta bu sınırların içinde yaşayanlardan daha iyi anlayan biri olduğunuzu hissettim. Barselona belli ki bir vazgeçiş değil, peki bu tercih neden?

Memleket öyle geride bırakılabilen bir yer değil. Zaten geride bırakmak niyetim de olmadı hiçbir zaman. Hayatımın bir döneminde Barselona’da yaşama kararı aldım yedi sene evvel. Ama bu Türkiye’den kopuş anlamına gelmedi hiç benim için. Senenin yarısını memlekette geçiriyorum. Uzakta olduğum diğer yarısında da aklım, gönlüm hep orada. Hasretin merceğinden bakınca her şey çok büyük görünüyor. İnsan aklını kaçıracak gibi oluyor bazen son yıllarda olan biten karşısında. “Dokunmadan” o duygularla yazıldı elbette. O sancılarla yazıldı.

  • Romanlarınızın temaları genel itibariyle benzer. Duyarlı, vicdani değerler taşıyan ve toplumsal konulara mutlaka değinen bir yapı oluşturuyorsunuz. Ve karakterler… Fazlasıyla karakteristik bir yapıda ve detaylı betimlemelerle tasvir ediyorsunuz onları. Gerçek hayatta da baktığınız her şeyi böyle detaylı ve derinlikli mi incelersiniz?

Sanırım hayatta kendime ve dünyaya en sık sorduğum soru şu: Neden? Hep neden… Hal böyle olunca bendeki anlama telaşı, arzusu bitmiyor. Zaten yazmak da o ihtiyacın bir sonucu aslında. Anlatmak değil, anlamak için yazıyorum ben. Her şeyi anlamaya çalışıyorum. O betimlemeler, karakteri içine çekmeler, geçmişi bugüne, bugünü geleceğe bağlamalar hep bu çabanın ürünü sanırım. Neden sorusuna yanıt ararken tepilen engebeli yolların ürünü.

  • Diliniz hem derinlikli hem de çok muzip. Böyle zengin bir anlatıma sahip olmanız, çok okuyan ve yazarken aynı paragraf üzerinde günlerce çalışan biri olabileceğinizi düşündürdü bana. Yeni yazmaya başlayanlara yol göstermek adına; okuyup ilham aldıklarınızdan ve bir kitabı oluşturma sürecinizde yaşadıklarınızdan bahseder misiniz?

Her yazarın farklı bir çalışma tarzı vardır, yani doğru olan budur diyemem ama kendi adıma ben bir romanı ortalama yedi kere yazıyorum. Önce ne yazacağıma detaylı bir biçimde karar veriyorum. Sonra oturup ilk taslakta iskeleti çıkarıyorum. Sonra defalarca üstünden geçerek son haline getiriyorum. Sözcük seçimi için ciddi mesai harcadığım doğru. Bazen tek bir sözcüğe karar vermek için günler geçiriyorum. Bazen de bir günde uzun sayfalar yazıyorum.

Kendimden önce yazılmış bütün edebiyat eserlerini ders kitabı gibi görürüm. Kimisinden ne yapmamam gerektiğini öğrenmişimdir, kimisinden nasıl yapmam gerektiğini. Kimseye akıl ve nasihat verecek durumda değilim. Yazar adayları nasihatlere kulak asmayarak başlasınlar işe zaten. Ama ciddiye almalarını rica edebileceğim tek şey, çok okumak olacaktır. İyi bir okur olmadan iyi bir yazar, hatta kötü bir yazar bile olunmaz bence.

  • “Dokunmadan”da bir kelime dikkatimi çekti: Körgörü. Bir tıp terimine edebi yeni bir anlam kazandırmışsınız. Kelimelere merakınız nasıl? Bir gün “dilimize yeni kelimeler kazandıran yazar” diyecek miyiz sizin için?

Bilmem, der misiniz? Sözcükleri seviyorum ben. Onların içindeki şiiri seviyorum çünkü. Bazen manadan, bazen sesten gelen şiiri. Ergenlik yıllarımda yaşıtlarım duvarlarına sevdikleri artistlerin fotoğraflarını asarken ben sevdiğim sözcükleri yazıp asardım. Onlara bakarak uyurdum filan. Öyle seviyorum yani. Sözcükleri birlikte sevmeye de varım elbette.

  • “Dokunmadan” hakkında ilk merak ettiğim şey kahramanların isimleri. Adalet ve Mahsun. Özel sebepleri var mı onlara bu şekilde hitap etmenizin?

Kahramanlarımın isimlerini hiçbir zaman tesadüfen seçmem. Evimde bir sürü Çocuk İsimleri Sözlüğü var mesela. Onları karıştırır dururum hep. Adalet mesela. Onu sözlükten bulmadım. Adıyla geldi. Ölümcül bir hastalığa yakalandıktan sonra ilk gerçek günahını telafi etmek için, masumiyetin el birliğiyle katledildiği bir coğrafyada masumiyetin peşine düşen genç bir kadın Adalet…

  • Adalet’i ete kemiğe büründürürken merkeze aldığınız gerçek bir kişi var mı, yoksa tamamen hayal ürünü mü?

Birinden yola çıkmadım ama hepimize benzetiyorum onu. İçe çöreklenen o keskin suçluluk duygusu, çalışır durumda bir kalp taşıyan herkeste mevcuttur sanırım günümüzde. Suçluluk çağımızın vebası çünkü. Yani Adalet bir yönüyle, ben dahil hepimiziz biraz.

  • Romanda Adalet’in hayatı üzerinden insanlara vermek istediğiniz mesajlar var. Neden bu hikâyeyi yazdınız, kısaca neydi farkındalık yaratmak istediğiniz ana fikir?

İçimizdeki suçluluk duygusuyla ilgili sorular sormak istedim. Hemen hepimize sirayet eden bu hissin kaynağını sorgularken, bunun yaptığımız değil, yapmadığımız şeylerden kaynaklanıyor olabileceğini fark ettim. Yani tıpkı Adalet gibi. Belki de sıradan kabahatlerimizden değil, yaşadığımız çağda, coğrafyada işlenmiş daha büyük suçlardan dolayı taşıyoruz bu ağır hissi. Bizzat kimseyi öldürmemiz, kimseye büyük bir haksızlık etmemiz gerekmiyor. Bunlar yaşanırken orada olmamız, sessiz kalmamız, susarak onaylamamız ya da tarafsız kaldığımıza inanırken, suskunlukla zalimin, güçlünün tarafında yer almamız… Bütün bunların ruhta yarattığı bir tortu var. İşte bunlardan bahsetmek ve kendimize sorular sormamıza vesile olmak istedim.

  • Romanda isimleri geçen şehirler var. Görmesek de daha önce isimlerini duymasak da sanki tam olarak içinde yaşadığımız yerler. Nereler oraları, neleri düşünerek belirlediniz?

Çaybeli, Sultanşehri, Sisliyayla. Bildiğimiz haritalarda böyle yerler bulamazsınız. Ama o şehirlerin hikâyelerini, orada yaşayan insanların başlarından geçenleri okuyunca, bu şehirler size tanıdık gelecek. Rahatsız edecek kadar tanıdık gelecek belki de.

  • Kadınların yüzyıllardır değişmeyen kaderi; şiddet, taciz, tecavüz, cinayet… Ele aldığınız konunun içinde de fazlasıyla var. Bir kadın olarak, kadınlar için aşılmasını istediğiniz, yarınlar için kadınlara söylemek istedikleriniz nelerdir?

Dünyanın her yerinde ayrımcılığa uğruyor kadınlar. Farklı şekillerde. Bir yerde recm ediliyoruz, bir yerde yüksek sesle kahkaha atmamız yadırganıyor. Bütün bunları birbiriyle mukayese edecek değilim. Ama dünyanın her yerindeki kız kardeşlerimle en temelde aynı mücadelenin içinde olduğumu biliyorum ve bunu çok önemsiyorum. Biz kadınların dünyayı değiştirmeye muktedir olduğumuza inanıyorum. Kız kardeşlerime de birbirimize güvenmek ve birlikte yürümekten başka yol, çare olmadığını söyleyebilirim ancak. Ama söylememe de pek gerek yok aslında. Onlar bunu zaten biliyorlar. 8 Mart gecesi Taksim’i gördünüz mü? Şehrin en güzel yeri orası değil miydi o gece? Yan yana yürümenin güzelliği hiçbir şeyde yok çünkü.

  • Adalet’in 29 yaşında yaşadığı ‘acı hastalıkla yüzleşme’ konusu o yaşa kadar olan “bana dokunmayan yılan…” tavrı mıydı? Neden o hastalık onun başına geldi? Ölümle yüzleşmeyi beklemeden insanların farkına varmalarını istediğiniz duyarlılıklar nelerdir hayatta?

Herkesin başına gelebilirdi. Hepimizin başına. Adalet’e olmasının özel bir sebebi yok. Zaten öyle ya da böyle eninde sonunda hepimizin başına gelecek de. Ama daha iyi bir insan olmaya çabalamak için ille de ölmek üzere olmak gerekmiyor. İyileşmek herkese her zaman iyi gelir. Zaten “İnsanın canını kendi kötülüğünden çok acıtan bir şey yok” diyor Adalet de “Dokunmadan”da.

  • Her insanın yaşamı ve erişkinliği çocukluğunda yaşadıklarıyla biçimlenir. Mesleklerimizi de büyük oranda bunun sonucunda seçeriz. Sizi yazar yapan, çocukluğunuzdan gelen hikâye nedir?

İçine kapanık bir çocuktum. Sokakta arkadaşım olmadığı için oyun arkadaşlarımı romanlardan seçerdim. Pal Sokağı Çocukları mesela en yakın arkadaşlarımdı. Sonra kendi arkadaşlarımı bizzat yaratabileceğimi fark ettim ve yazmaya başladım. Bugüne uzanan hikâyem böylece başladı işte.

  • Ve son olarak kitap okundukça size binlerce kez gelecek sorunun ilk perdesini aralamak istiyorum. Peki, sizin ilk günahınız, masumiyetinizi kaybettiğiniz ilk gerçek suçunuz…

Ömrümce irili ufaklı çok kabahatim olmuştur kuşkusuz. Ama ben masumiyetimi susmayı öğrenerek kaybettiğime inanıyorum.

 

Röportaj: Gamze İyem

Fotoğraf: Ali Altuntaş

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir