Mrs. Dalloway’e Postmodern Bakış

Virginia Woolf

Türk Dili ve Edebiyatı öğrencisi olarak, Eleştiri dersinde tanıştım Virginia Woolf ile. Hani popüler güncel romanların yanında, korku ve anlaşılmazlık düşünceleri ile pek fazla elin uzanmadığı yazar. Bugünlerde masamda, -ki ben kitaplarımı her zaman masamda okurum- Virginia hanımı ağırlıyorum. Okuduğum ilk eseri,  “Kendine Ait Bir Oda”. Fakat ona daha sonra değinmek isterim, aslında Virginia eserlerini daha iyi sindirmek için bu eser iyi bir başlangıç olabilir.

Mrs. Dalloway romanı, modern edebiyat çağının en önemli eserlerinden olup, bilinç akışını en kuvvetli şekilde barındırıyor. Fakat post-modern özelliklerin daha yoğun hissedildiği bu romanın “modern” olarak kabul edilmesinin sebebi; klasik giriş-gelişme-sonuç tekniğini barındırması, içerisinde post-modern eserlerden farklı olarak belli bir olayın bulunması, neden-sonuç ilişkisine dayanması gibi pek çok olguya dayanıyor. En önemli unsurlardan biri ise, roman tekniğini başka bir boyuta taşıyıp, sonuç bölümünü büyük boşluklar ile noktalaması. Yazar, romanın sonunu okuyucuya bırakıyor. Boşlukları tıpkı post-modern eserlerdeki gibi okuyucuya bırakıyor.

Tuğçe Üstunkurucu

Woolf’un her bir eserinin feminizm bakış açısını taşımasının temel sebebi, Batıda “Kadın Hareketleri” nin başladığı dönemde dünyaya gelmesidir. Pek çok eseri feminist unsurları çokça barındırırken, yazarın kendi hayatından parçalar da taşımaktadır. Keza, Mrs. Dalloway’de olduğu gibi.

Bireylerin kimlik arayışı içinde savrulmaları, 1. Dünya Savaşı’nın bireylerde yarattığı etki ve psikolojik hastalıklar, geçmişe bağlı kalma, karakterlerin nesnelere ve eşyalara kaçışı, bağlanışı gibi pek çok unsur bizi post-modern bakış açısına yöneltiyor. Savaşlar yüzünden psikolojisi bozulan ve hastalanan Woolf’un, yaşam kırıntılarını romanındaki Septimus karakteri ile görebiliyoruz. Eski eserlerde; klasikler olsun, modern eserler olsun, merkezde hep olay bulunuyor. Bir olay sonuca bağlanıyor ve roman iletmek istediğini iletmiş oluyor. Burada Woolf farklılığı bir kez daha çarpıyor gözümüze. Woolf’un eserinin merkezinde “birey” var. Hasta, kayıp, çorak, kimlik arayan bireyler. Bizler bu tarz eserleri “birey”i tanımadığımız için anlamıyoruz. Woolf, bize artık bireyi tanıtıyor, kadını; erkeği; bireyi. Toplumsal, tarihsel, marksist ve feminist eleştirilerinin yanında, bireyin psikolojik tahlillerini başarıyla aktarıyor okuyucuya. Baş karakter Clarissa’nın bahsettiği dalgalar gibi. O dalgalar bireyin ve aslında Woolf’un içindeki dalgalardır. Onlar kalpten, zihinden gelen dalgalar, fırtınalardır. Yoksa Londra’nın göbeğinde deniz olmadığı aşikârdır. Diğer eserlerinde de bu dalgalardan bahsettiğini de biliyoruz artık, yazarın sürekli dalga tekrarı (flash motif) ile bizlere psikolojik dalgalanmaları verdiğini anlayabiliyoruz. Mrs. Dalloway için, sayfalarca tahlil ve teori yapılabilir. Okumaya karar verirseniz eğer, keyifli okumalar dilerim.

Tuğçe Üstünkurucu

instagram: @tugceninkitaplari

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir