Mr. Nobody

 

“Önceden, neler olacağını bilmediğinden seçim yapamıyordu. Şimdiyse, neler olacağını bildiği için seçim yapması imkânsızlaştı.”

Tanrı tarafından yazılmış bir senaryoyla sahneye bırakılmış, fark edemediği bir suflörün dürtüleriyle yaşayan oyuncular mıyız yoksa “becerebilir misin?” diye sorulmadan sahneye itilen, doğaçlama oynamak zorunda bırakılmış amatörler mi? Şöyle sorayım ya da: Sizce bir seçim yapmamız gerektiğinde, kaderimizde yazılı olanı mı uyguluyoruz yoksa her seçimde kendimize yeni bir kader mi inşa ediyoruz? Cevap ne olursa olsun, hayatımızın her alanında seçim yapmak zorunda olduğumuz durumlarla karşılaşıyoruz. Eve giderken tercih ettiğimiz basit bir güzergâhtan, hayatımızı tümüyle etkileyecek üniversite tercihlerine kadar uzanan, milyonlarca seçeneğin var olduğu olasılıklar kümesi… Üstelik hangi karar aşaması bir diğerinden daha önemli, bunu bilmiyoruz. İki alternatif arasından seçmediğimiz kitabın hayatımızı değiştirmeyeceğine ya da işe giderken tercih etmediğimiz yolun büyük bir aşkı kaçırmamıza sebebiyet vermediğine hangimiz emin olabiliriz? Sanıyorum hiçbirimiz. Bir tercih yapmamız gerektiğinde, alternatiflerin bize sağlayacağı fayda ve zararları öngörebildiğimiz derecede tahmin edip o doğrultuda karar vermeye çalışıyoruz. Peki, doğabilecek tüm olasılıkları tahmin etmek yerine en küçük ayrıntılarına kadar görebilseydik? Hazır mısınız? Cevaplardan çok sorduğu sorularla, beynimizin sınırlarını zorlayan bir filmle karşı karşıyayız. Tabii, izleyip izlememek tamamen sizin olasılıklar evreninizde, minicik bir karar anından ibaret…

Büyük Patlama’dan Sicim Teorisi’ne, zaman olgusundan tutkulu aşklara, Kelebek Etkisi’nden Entropi Yasası’na kadar birçok konuyla harmanlanmış; bilimkurgu, fantastik, drama ve hatta romantik diye sınıflandırılan bir film, Mr. Nobody (Bay Hiçkimse). Jaco van Dormael’in senarist ve aynı zamanda yönetmen koltuğunda oturduğu üçüncü uzun metrajlı filmin başrollerinde; Altın Küre ödüllü Jared Leto (Nemo Nobody) ve Troy filminden hatırladığımız Helen karakterini canlandıran Diane Kruger (Anna) karşımıza çıkıyor. Hollywood filmlerinin uluslararası ölçekte yaptığı reklam stratejileri altında kalan birçok Avrupa filmi gibi, bu film de Avatar, Transformers ve Star Trek filmleriyle aynı zamanlarda çıkmasının bedelini, hâsılatın, bütçenin bir hayli altında kalmasıyla ödemiş. Ama yine de çeşitli organizasyonlarda en iyi film, en iyi yönetmen gibi önemli ödüllerle birlikte 11 ödül almayı başarmış.

Filmin 141 dakika olması bir dezavantaj gibi gözükse de, “oynat” tuşuna basıldığı anda izleyicinin sıkılmasına pek fırsat vermeyen; iki tutkulu aşk, üç evlilik, üç farklı ölüm ve birkaç gezegenden oluşan sürükleyici bir senaryoya sahip olduğunu söyleyebilirim. Bunların yanı sıra; hikâyenin akışını sekteye uğratmayıp ana karakterle bağdaştırılarak bilimsel tanımlamaların izleyiciye sunulması, olasılıkların gerçekleşebileceği düşüncesini kuvvetlendirmiş. Senaryosu, kaba hatlarıyla daha önce gösterime giren The Butterfly Effect filminin hikâyesiyle örtüşüyor gibi görünüyor ancak konuya bakış açısı, işleyişi ve anlatımı filmi oldukça farklılaştırıyor. Birden fazla hayatı tek bir kişi üzerinde derleyip bunu izleyiciye daha yoğun hissettirebilmek için, adeta bütçenin niye yüksek olduğunu ispatlarcasına yaratıcı sahneler ve bu sahneler arasında kusursuz geçişler kurgulanmış. Jared Leto’nun çok başarılı bir oyunculuk çıkardığını belirtirken, hikâyenin ana karakterlerinin 14 yaşındaki hallerini canlandıran Toby Regbo (Nemo) ve Juno Temple’ın (Anna) filme sağladığı büyük katkıyı da belirtmekte yarar var. Müzik konusuna gelecek olursak, siz de benim gibi mi düşünüyorsunuz, bilmiyorum ama bence, filmi başarılı kılan en önemli ayrıntılardan biri de müzikleri.  Ve bu filmi yalnızca, sahnelerinin müzikleriyle olan müthiş uyumuna tanıklık etmenizi dilediğim için bile tavsiye edebilirim. Film için özel olarak bestelenmiş birbirinden güzel parçaların yanı sıra, “efsane” dediğimiz birkaç şarkıya da yer verilmiş. Açıkçası, bıkmadan dinleyeceğim, gönül rahatlığıyla tavsiye edebileceğim, hayatımın ikinci Soundtrack albümü diyebilirim. Bu güzel müziklerin imzası da yönetmenin müzisyen kardeşi Pierre van Dormael’e ait.

“Yaşananlar bambaşka şekillerde vuku bulabilirdi ancak öyle olsa dahi yine de aynı anlam ve değeri taşırdı.” Tennessee Williams

2092 yılında 118 yaşına girmekte olan ve yaşayan son ölümlü unvanına sahip Nemo Nobody, 34 yaşında olduğunu sanan aklıyla, belleğindeki kırıntıları şekillendirmeye çalışır. Hatırladığı ilk şeyse, kimsenin bilmesinin mümkün olmadığı, doğumundan öncesidir.

“… Doğmadan önce her şeyi biliriz. Gerçekleşecek olan her şeyi… Sıra sana geldiğinde, Unutuluş Melekleri bir parmaklarını ağzının üstüne koyar. Böylece üst dudağında bir iz kalır. Bu, her şeyi unuttuğun anlamına gelir. Ama melekler beni gözden kaçırmıştı.”

Nemo, bu sebepten dolayı olacakları bildiğini iddia eder. 9 yaşına geldiğinde, hayatının tamamını etkileyecek olağanüstü zorlukta bir seçimle karşı karşıya kalmıştır. Ya evi terk eden annesiyle birlikte trene atlayıp başka bir şehre gidecek ya da babasıyla kalmaya devam edecektir.

“Püreyle salçayı karıştırsanız, sonradan onları birbirinden ayıramazsınız. Mümkün değildir. Duman, babamın sigarasından çıkar ama asla geri dönmez. Biz de geri dönemeyiz. Bu yüzden seçim yapmak zordur. Doğru seçimi yapmanız gerekir. Hiçbir seçim yapmadığınız sürece, her şeyi mümkün kılarsınız.”

Tren garında Nemo’nun hem trene bindiği hem de trene yetişemeyip babasıyla kaldığı gösterilir. Film bu dakikadan sonra, iki farklı seçeneğin doğurduğu olasılık evrenlerinin, karakterin başına neler getirebileceğini anlatmaya başlar. Vereceği kararlara göre değişkenlik gösteren; karşılıksız bir aşk, tutkulu bir ilişki, sıkıcı bir evlilik, yazarlık, profesörlük, işsizlik, bitkisel hayata sebebiyet veren bir kaza, eşinin ölümüyle sonuçlanan tanker patlaması, boğularak can vermek, tabancayla vurulmak ve yaşlılıktan ölmek gibi birçok farklı gelecek mevcuttur. Nemo’nun yaşayacaklarını sizin seyrinize bırakıp etkileyici sahnelerden söz etmek istiyorum.

Kelebek etkisi konusunun işlendiği sahneler, hem hikâye hem de sunum bakımından üst düzeyde kurgulanmış. Örneğin; trenin arkasından koştuğu sırada, ayakkabısının ayağından çıkmasıyla annesine yetişememesinin sebebi, ayakkabı firmasının daha ucuz bir bağcık kullanmayı tercih etmesiyle bağdaştırılarak gösterilmiş. Bir başka sahnede Nemo, yıllar sonra Anna ile karşılaşır. Anna, telefon numarasını bir kâğıda yazıp iki gün sonra aramasını söyler. Nemo, elinde kâğıtla beklerken, gökyüzünden inişine tanıklık ettiğimiz bir yağmur damlası kâğıdın üstüne düşer ve mürekkebin dağılmasına sebep olur. Bu yağmurun sebebi ise şöyle anlatılır:

“Çünkü iki ay önce işsiz bir Brezilyalı, bir yumurta kaynatmış. Hararet odada mikro-iklim yaratmış ve sıcaklığı azıcık değiştirmiş. Böylece iki ay sonra, dünyanın diğer tarafında sağanak yağış başlamış. O Brezilyalı, işinin başında olacağına yumurta kaynatıyordu. Konfeksiyon fabrikasındaki işini kaybedecekti çünkü altı ay öncesinde kot pantolonların fiyatlarını karşılaştırıp daha ucuz olanı alacaktım. Çin atasözünde dendiği gibi: Tek bir kar tanesi Bambu’nun yaprağını bükebilir. Kot pantolon üretimi diğer ülkelere taşınacaktı.”

Bir anda ağızdan çıkan basit söylemlerin, nelere sonuç verebileceğine de vurgu yapılmış. Kumsalda otururken, kız arkadaşının yanına gelip denize girmeyi önermesi üzerine “geri zekâlılarla yüzmem ben” demesi, aşksız bir geleceği doğururken, yüzme bilmediğini itiraf etmesi, kızla olan bağlarını güçlendireceği için büyük bir aşkın sebebi olabileceği gösterilmiş.

Hayatından ve tercih yapmaktan sıkıldığı bir gün, George Cockcroft’un, The Dice Man (Zar Adam) kitabındaki Luke Rhinehart karakterinden esinlenmiş olabileceğini düşündüğüm, madeni bir paranın evet ve hayır yazılı iki tarafıyla, karar verme eylemini gerçekleştirdiğini görüyoruz. Pek de sağlıklı bir yol değil sanki…

Gelecekten söz edilirken, günümüzdeki sistemin insanları robotlaştırmaya çalıştığına değinilmiş. Eleştirel yorumlanmış sahnelerle, aynı kıyafetleri giyen insanların aynı evcil hayvanlara sahiplik etmeleri, benzer evlerde yaşamaları, sağlıklı yaşamak için demode olmuş davranışları belirtilmiş. Yaşayan son ölümlünün doğal olmayan yollarla yaşamını sürdürme olasılığının halk tarafından oylamaya sunulmuş olması hoş bir ironi olmuş.

Düşündürmeyi amaçlayarak farklı sorular yöneltilmiş:

“Neden ben benim de başkası değilim?”

“Zaman, evrenin genişlemesi sonucu ortaya çıkan bir şeydir. Peki, evren genişlemeyi bitirdiğinde ve devim durduğunda zamanın niteliği ne olacak?”

“Sicim teorisi doğruysa, hasarlı boyutların bulunduğu bir evrende yaşıyorsak, yanılsama ve gerçeklik arasındaki ayrımı nasıl yapacağız?

“Ölümden sonra yaşam var mı? Sen kendinin var olduğundan nasıl bu kadar emin olabiliyorsun?”

“Bunu hak edecek ne yaptım ben?”

Ve filmden birkaç güzel repliğe de yer verelim:

“Yaşayabileceğim bütün hayatlardan tek bir hayat için vazgeçtim. Seninle olmak için.”

“Bütün okulların tahtalarında şöyle yazmalı: Hayat bir oyun bahçesidir ya da hiçbir şeydir.”

“Seçilen her yol doğru yoldur.”

“Bu noktaya ulaşabilmek için her şeyi yaptım ve ulaştım da ama sıkıntıdan ölüyorum. En zoru da hâlâ hayatta olduğumun farkında olmak.”

“Ölmekten korkmuyorum. Yeterince hayatta kalmadığım için korkuyorum.”

Yönetmenin kendi yorumuyla; “Herkesin karşılaşabileceği sonsuz olasılıklar hakkında, gerçekten de yüksek bütçeli deneysel bir film” dediği Mr. Nobody, yaptığımız en ufak tercihlerin bile hayatımıza nasıl yön verdiğini kapsamlı bir şekilde anlatmaya çalışırken, biraz da fantastik bir boyut katarak değişik bir açıdan bakmamızı hedeflemiş. Açıkçası, insan tedirgin olmuyor değil, her seçimin bu kadar farklı evrenler yaratabilecek olması, büyük bir sorumluluğu beraberinde getiriyor çünkü. Sanırım birçoğumuz, yaşadığımız kötü olayların sonunda bu yüzden “hayırlısı”, “kısmet” gibi temennilerle yetinmeye çalışarak, sorumluluğu biraz olsun kendi üzerimizden atıp kaderin yani yaratıcının üzerine yüklüyoruz. Bana kalırsa doğrusu da bu olmalı zaten. Çünkü diğer seçenek fazlasıyla ürkütücü gözüküyor. Filmde geçen bir cümle tam da bu durumu özetleyerek, konuya noktayı koyuyor aslında:

“Sonuç kötü de olsa, her şey olacağına varıyor.”

Yasa Baykoz

(Masa Dergi 2. Sayıdan)

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir