Kırmızı Işıkta Altmış Saniye

Ece Zeber

Akşamın kahrını çekemiyorum. Günün tamamında bir fare gibi orada burada saklanan düşüncelerim, sahibi olmayı bir türlü beceremediğim irili ufaklı bütün hayallerim, mandalla ipe tutturulan çamaşırlar gibi birer birer diziliyor önüme. Gerçekleşmeyen hayallerimi sırasıyla tekrar gözden geçiriyorum.

“Acaba bir gün varır mıyım oraya?”

“Annemin ömrünü üç yüz sene kadar uzatırlar mı?”

Annem sofrayı kurmaya çalıştı. İzmir’den döneceğim gün, mutfak tezgâhının üzerine çıkıp perde takmaya çalışırken dengesini kaybedip yere düşmüş. Bana hiçbir şey söylemedi. “Neden beni beklemedin, ben gelince asarım demiştim sana” dedim biraz hayıflanarak. Kolundaki alçıyı diğer eliyle sıvazlayıp başını kaldırdı: “Sen geldiğinde ev bıraktığın gibi koksun dedim. Ne bileyim işte… Ablan da suratıma bakmıyor kaç gündür. Konuşmuyormuş benimle. Ona diyemedim, ben asmak istedim.” Üzüldüm galiba. Sonra da valizi kenara attım. Hoş bulduk faslı içinde sofraya konan anne yemeklerinden birer birer yemeye koyulmuşken, “Kırık neredeymiş tam olarak?” diye sordum, ağzıma büyük lokmayı atarken. Çatalını salataya batırdı, tekrar yüzüme bakıp, “Kalpteymiş oğlum” dedi tebessüm ederek. O tebessüm etti bunu söylerken ama benim ağzıma attığım lokma boğazıma düğümlendi birden. “Ben ne yaptım ona ki, kaç gündür ‘Anne ne yaptın bugün, bir şey lazım mı?’ diye sormaya bile tenezzül etmedi. Ama Allah büyük, o gelecek yine nasılsa bana.” “Üzme sen kendini, bir hal çaresi bulunur elbet. Bak, hem ben anne baba olmadan da anlıyorum seni” dedim kısık bir sesle. Sonra da sofrayı toplamaya koyuldum. Uzun zamandır görüşmediğim birkaç arkadaşım vardı. Aradılar. Kar yağıyordu ve ellerim kadar annemi seven tarafım da üşüyordu. O taraf, tam olarak vücudumun hangi noktası bilemiyorum. Fakat saç diplerim, tırnak uçlarım ve diş köklerim buna dahil sanırım. Ağrıyan vücudumu kaldırıp komodinin üzerinden arabanın anahtarını aldım. Gaza dokunmadan evvel silecekleri çalıştırdım. Aşağı yukarı akan saçma sapan bir plastik gözümün önünde hareketlendi. Cama düşen kar, yakamızdan bir türlü düşmeyenler, silecekler ise söküp atmak istediklerimizmiş gibi geldi bana o an. Hayatın kendisi durmak istemedikçe, silmek istediklerimiz de bir şekilde yenileniyor. Silinenler, inatla yerine bir yenisini daha ekliyor. Bununla yaşaman gerektiğini de ancak kendi başına öğreniyorsun. Öğrendiğim bir şeyi denemeye karar verdim ve el frenini indirip yavaşça gaza bastım. Birkaç sokak geçtikten sonra ana caddeye vardım. Kırmızı ışık yandı. Lambanın dibine kadar yaklaşıp durdum. Işık altmış saniyeden geri saymaya başladı. Arkamda araçlar sıralandı. Biraz gerildim. İstemeyerek de olsa, bekledim.

59- Ne yaptım bunca zaman? Kendi mutluluğum için mi bütün bu çabalarım, yoksa başkaları için mi? Buna henüz verebileceğim bir cevabım yok. Gerçekten döndüm mü eve? Döndüysem eğer şu anda mutlu olmam gerekmez miydi inceden? Gitmek istediğimiz yerler ve sanki kaçınca kurtulacakmışız sandığımız o sahte seyahatler kadar yanılıyoruz. Akıl geride, göz arkada, kulak ardından bağıracak bir seste durup bekliyor; bir yandan da düşlerimiz ağrıyor.

Akşamın o soğuğunda cama bir çocuk yanaştı. Sileceklerin temizlediği yerlere bir de o fırça attı. Atkısı, beresi yok. Elleri kızarmış. Camı açıp “Kaç yaşındasın sen” dedim. Yarım yamalak Türkçesiyle cevaplamaya çalıştı. Olmadı. Ağzını geniş geniş açarak güldü. Bu sefer oldu. Bozuk paraların olduğu kutuyu çıkarıp avucuna boşalttım. Sesli güldü. Daha da güzel oldu. Acaba üstümdeki bütün paraları versem her zaman güler miydi böyle? Bazı soruların cevabı da ne yazık ki hemen verilemiyor. Erken bir cevap vermeye kalktığın zaman da bir yarışmada yarışıyormuş hissiyle eleniyorsun.

Elenmiştik. Şimdi bu yarışın galibi çocuklar olsun diyelim. Kızları anneleriyle şen kahkaha içinde konuşsunlar, annelerin de kol kırıkları gibi kalpleri kırılmasa mesela. Daha bugün gördüm; susmak, konuşmamak da çözüm değil. Bir susmak nelere gebe oldu. Ablam sustu. Onun sessizliği annemi düşürdü. Kalbi kırıldı. Bu sıkkınlık, kar tanelerine dönüşüp lapa lapa üzerime yağdı. Sildim olmadı, gittim olmadı. Bunun cevabı nedir tam olarak? Sevmek ya da sevilmek filan mı? Bu cevaplar da artık yanlış görülüyor maalesef. Biz de geberene kadar elenmeyi tercih ediyoruz o yüzden. Biz mi? Arabada yalnızım. Galiba istemeden de olsa, az önce camı silmek isteyen çocuğun adına da cevap verdim.

34- Eskiden bu düzenin ne şekilde işlediğini bilmiyorum, sadece öylesine anlatıyorlardı birileri. Şu anda da bana öğrettikleri ne ise belki de onu yaşıyorum. Eskiden ölüm için sehpalara çıkarırlar, kütüklere yatırırlardı; şimdi susuyorlar, şimdi kırıyorlar. Şimdi… Şimdi… İdama götürülmen için sıcak bir günde bir Arap’ı öldürmen gerekmez. Bir Arap’ı sevdiğinde ölü sayılırsın asıl. Halbuki bu mülteci dedikleri çocuk pek bir Amerikalı gülüşü atmıştı bana.

20- Kabanımı valizde unutmuşum. Arabanın camını kapatmamışım. Üşüdüğümü de dişlerim birbirine vurmaya başlayınca anladım. Bu kıvılcımlar yakıyor beni. Bir ses, bir koku, kaldırımda yatan ayak izlerimiz gibi bir belirsizlik ve saatin tik takları kadar gürültülü bir çığlık derinden yakıyor beni. Bilmediğim her şeyden ben sorumluyum. Bileceğim her şeyden de bir o kadar korku duyuyorum. Camı kapadım, ellerimi direksiyona dayadım. Ne yapacaktım şimdi? Kar da iyice bastırdı. Çocuk bir anda gözden kayboldu. Tüm bunlar şimdi mi oldu? İyi değilim. Ve bunun ilacı yok.

5- Arkamda sıralanmış bir düzine araç vardı. Seslerini duydum. Öfkelenmiş gibi kornaya basıyorlardı. Bunun ne amaçla yapıldığını anlamadım fakat beş saniye uzun bir süre. Anlamam için yeterli zamanım vardı. Bazı yakınlarım bunun gibi beş saniye içinde öldüler. Bazı yakın olmayanlarım beş saniye içinde gözyaşlarını tutamadılar. Beş saniyede biri güldü. Beş saniyede birkaç nefes alıp verdim. Korna sesleri şiddetlendi. Anlamak üzereydim. Artık gitmem gerekiyordu.

Işığın yeşile dönmesine bir iki saniye kalmıştı. Korna seslerine daha fazla dayanamayarak gaza bastım. Yolun sol tarafındaki ışıkların da benim durduğum ışıkta olduğu gibi bir iki saniyeleri vardı. Onlarınki yeşil yanıyordu. Ben nasıl bir iki saniye varken gaza bastıysam, onlar da bir iki saniye kala frene dokunacaklardı. Öyle olmadı. Ben yola atılmıştım. Arkamdaki korna sesleri sustu. Acı fren sesleri duyuldu. İki elim direksiyondaydı. Onların arasına bir de başımı ekledim. Kar devam ediyordu. Ben sustum. Bu suskunluktan sonra annemin kalbi kaç yerinden kırılacak bilmiyorum. Ve bunu öğrenmekten çok korkuyorum.

Arkamda bıraktığım ışık nihayet yeşile döndü. Yanımdan birkaç araç yavaşlayarak geçti. Vah vah bakışları birer mızrak gibi üzerime saplandı. Üstüme üç karanfil attılar. Bunun bir şaka olup olmadığı konusunda epey endişelendim. Acaba bana da “Şimdi anlaşılmıyorsun, öldükten sonra seni anlayacaklar” şakasını mı yapıyorlar?

Cemal Tuzak

Çizim: Ece Zeber

(Masa Dergi 1. Sayıdan)

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir