Kendine Ait Bir Kadın: Virginia Woolf

Bir yazarın ailesel trajedilere ve hastalığa karşı zaferinin hikâyesi bu… Romanlarda sıklıkla kadınlara reva görülen kötü yazgı ve ölüm temalarına karşı, bir kadın dehasının varoluşundan, güçlü yürüyüşünden bahsedeceğim.

Biyografik incelemeler, ancak efsaneleri ve bayatlamış yaşam temalarını sorgularsa ilerleyebilir ama Virginia için bu rutin anlatım yöntemini takip edemem çünkü onun hayatı ve yaşam tarzı çizgisel bir kronolojinin alışılmış tarzına pek uymuyor. Elbette yüzeyde birtakım olaylar var ama doğdu, evlendi, yazdı vb. somutluklar onun içsel yaşantısının çerçevesinden fazlası değil. İsterim ki bu somutlukları kısaca hatırlayalım ve sonra bütün çerçeveleri unutup resmin içine, Virginia’nın gözlerinden en derine birlikte inelim.

Ne hoş bir güzelliği vardır, hafif adımlarla, dünyadan gülümseyerek geçenlerin.

Virginia 1882’de Adeline Virginia Stephen adıyla Viktoryen bir İngiliz ailenin üçüncü çocuğu olarak dünyaya geldi. Biz onu evlilikle değişen soyadı Woolf ile tanısak da kişisel varlığına duyduğum saygıdan dolayı anlatım boyunca ona Virginia olarak seslenmeyi tercih edeceğim.

Virginia’nın babası, sert entelektüel dürüstlüğüyle çocuklarını hem ürküten hem de neşelendiren uçuk bir dağcı ve seçkin bir editördü. Annesinin, hastalara ve yatalaklara yardım etmek gibi çok yıpratıcı bir işi vardı. Bu kişilere çok pratik bir bilgelik ve müthiş bir empatiyle hemşirelik ederdi.

13 yaşında annesini, 22 yaşında ablasını, 24’ünde yeğenini kaybedince Virginia’nın gençliği bu ölümlerle bitti ve yaşamının geri kalan bölümünden keskin bir çizgiyle ayrıldı. Bundan sonra yazar olarak Virginia, geçmişe giderek, daha net ve kendisine göre belki de birlikte yaşadığı kişilerden daha gerçek şeyler söyleyen hayalet seslere sımsıkı sarıldı. Ölülerin sesleri onu hiç olmayacak şeylere zorlayarak çıldırttı ama denetim altına girdiklerinde de kurgu malzemesi haline geldi. Biz de yazdığı her kitapta duyduk onların seslerini.  Romanları bu ölümlü kayboluşlara birer tepkiydi. “Geçmiş güzeldir” diyordu, “Çünkü insan duygularını zamanında fark edemez. Daha sonra gelişir bu, dolayısıyla biz şimdiyle ilgili tüm duygularımızı yaşayamayız ancak geçmiştekileri yaşayabiliriz.” Ona göre; ölüler anılarla doldurularak son bir biçim alabilirdi ama yaşayanlar henüz biçimlenmemişti.

İsterseniz kitaplıklarınıza kilit vurun; ama zihnimin özgürlüğüne vurabileceğiniz ne bir kilit var ne de sürgü, ne de kapatabileceğiniz bir kapı.

Onun yazarlığı, çağının modern yazarlarının içine kapanık üstünlüğünden, gösterişsiz ve karanlıkta kalmış kişilerin yaşamına, özellikle de iktidarların, kafalarında birer altın çaydanlık bulunan kralların tarihine karşıt bir tarih aradığı kadınların yaşamına doğru bir hareketti. Sanat önemliydi ama kadınların yazgısı daha fazla…

‘Virginia modern romanı biçimlendirdi, 4.000’e yakın mektup, yaklaşık 400 makale ve 30 ciltlik bir günlük bıraktı, o bilinç akışı yöntemini yarattı’ demek onu tanımlamak için asla yeterli değildir. O kendi keyfine göre devinen bir bilinç akışında yüzer halde değildi, Elizabeth dönemi gezginlerinin ya da mesela Darwin’in peşinden giden, kendi deyişiyle “insanlık durumunun sonsuz tuhaflığı”nı öğrenmeye çalışan meraklı bir kâşifti.

Bir arkadaşına “yazabilmek için mahrem, gizli, olabildiğince anonim ve suyun altında olmam gerek” diyen bir yazarın hayatını gözler önüne sermek anısına saygısızlık da olacağından eserlerine odaklanmak daha doğru olacaktır. Çocukluk anıları, tuhaf bir eğitim, deliliğin volkanik maddesi, alışılmadık evliliği, onun kamusal yaşamının herkesçe bilinen olgularıdır ama kitapları, gizli bir yaşamın kanıtlarını bulmak demektir. Dalgalar’da “…dışsal ve içsel arasındaki kesin ve kaçınılmaz eşitsizlik”ten söz eder, elimizde dışsal olgular var ama içsel olanlar için kitaplarını anlamak gerekir. Çünkü o her zaman başkasına değil, kendisine nasıl göründüğüyle ilgilenirdi. Kendisi de kitaplarında gizlidir.

Kendini çok genç hissediyordu; aynı zamanda da inanılmaz yaşlı. Her şeyin içinden bir bıçak gibi keserek geçiyordu; aynı zamanda da dışarıdan bakıyordu her şeye.

Eylül 1897’de Virginia ilk kez ölüm isteğiyle mücadele etti. O günkü günlüğüne “Bu günlük gerçekten çok uzadı” diye yazmış, “Fakat ölüm daha kısa ve acısız olurdu”.

Bundan sonra geçmişin pençesinde Virginia’nın yirmi yıllık bir hastalık dönemi var önümüzde. Virginia geçmişte bir gün annesinin kahvaltıda onunla konuşması gibi, geçmişin bugün de hayaletler biçiminde ‘konuştuğu’ bir dönem yaşadı. Böyle bir vakada hayalet duygusu tuhaf bir atak değil, geçmişin ne derece canlı olduğu meselesiydi.

Koruyucusunun ölümü, babasının duygusal yönden geri çekilişi ve hepsinin üstünde de şimdi başlayan, baş göstermesinden hep korkulan ve en savunmasız olduğu bu ilk yirmi yılda sık sık, değişik şiddette nöbetler halinde birbirini takip eden manik depresif ataklarıydı.

Mayıs 1904’te babasının ölümünün ardından Virginia tam bir kriz geçirdi. 22 yaşındaydı. O yaz kendisini pencereden attı. 3 aylık bir tedaviden sonra ‘fiziksel’ olarak iyileşti.

Bir kadın olarak benim ülkem yok. Bir kadın olarak kendime bir ülke istemiyorum. Bir kadın olarak benim ülkem bu dünya!

Viktoryen dönemde kadınların okula gitmelerine izin verilmezdi. Erkek kardeşleri okula giderken Virginia eğitimini evde almak zorundaydı ve bu onu yazar yapacak isyanının temelini oluşturdu. Evet, hayatı boyunca hiç okula gitmedi ama bugün bilinen bilgeliğiyle o sanki İngiltere’deki bütün üniversiteleri bitirmiş gibidir.

Virginia, babasından aldığı öğrenimi şöyle özetliyordu: “İnsanın hoşlandığı şeyi hoşlandığı için okuması, hoşlanmadığı bir şeyi asla beğeniyormuş gibi yapmaması; onun okuma konusunda öğrettiği tek şey buydu. Söylemek istediği şeyin ta kendisini, mümkün olan en az sözcükle, olabildiğince açık ve net yazmak… Yazma konusunda öğrettiği tek şey de buydu.”

O yazar olmak istiyordu. Onun bir yazar olarak sesini yükseltmesi kolay değildi çünkü uygun hiçbir sözcüğün bulunmadığı bir duygu ifadesini biçimlendirmek delice bir cüreti gerektiriyordu. Virginia kendi cinsiyetinin henüz yaratılmamış modelini üretmeye girişti.

Virginia topluma bakınca, hukuksal durumu, konuşmanın icadından önceki halinde sabit kalmış bir kadın varlığı görüyordu. O, mücadelesini sadece fiziksel kapatmalara ve kısıtlamalara karşı değil, iyi yetiştirilmiş erkeklerin gizli cinselliğine, erkeklere verilen eğitim ayrıcalığına ve kadınların duygularının alışılagelmiş susturuluşuna karşı verecekti.

Erkekler, kadınca saflığın, iffetin, kadınların okumasına izin verilirse zarar görebilecek nazik ev çiçeğini korumak isterlerdi. Hele edebiyat, bir kadının hayatına girebilecek bir iş olamazdı.

Virginia’nın yazarlığında kendine hâkim olma tavrı hâkimdi. Yıllarca süren suskunluk pratiğine boyun eğdi ve yazılarını yayımlamaya kalkışmadan önce biriktirdi. Sabır, bugün üzerinde pek fazla konuşulan bir edebiyat erdemi değil fakat ondaki bu sabır tevazunun değil, dikkatli bir özsaygının işaretiydi. Yazarlıkta yapmak için düşlediği büyük bir devrim değildi. O sadece yazabilmek, bir kadın olarak yazabilmek istiyordu. Mütevazı bir gelir, yazacak bir oda…. Başta her şey kadar basit görünüyordu.

İnsanlar zaten birbirlerinden bu denli farklı iken yeni yeni ayrılıklar çıkarmak ne saçma şeydi.

1910’un kendi deyişiyle “kara yaz”ında ruh sağlığı yine tehlikeye girdi. O dönemin günlüklerindeki yüklü mizah gücüne bakarsak kesinlikle deli değildi. Ama o yazın altı haftasını sinirsel rahatsızlık çeken hastalar için uzmanlaşmış özel bir bakımevinde geçirdi. Bu ilk hastane deneyimiydi. Hayatının bu en zorlu dönemlerinde bile düşünce yönünden üstünlüğünü hiç yitirmedi.

Virginia’nın hastalığı hakkında tam ve kesin bir karara varılamaz. Burada doktorlara biat edemeyiz ancak kendisinin günlüklerinde ve romanlarında söz ettiklerinden yararlanabiliriz. Davranışlarının ne kadarının hastalığından ne kadarının doktor kararıyla sürekli aldığı ilaçlardan ya da yaşadıkları toplumun kadınlara dayattığı çarpıklıkların açığa çıkmasından kaynaklandığını tam olarak bilmek olanaksız.

Virginia’nın ruhsal ıstırabı, içsel algılarla, standart ifade tarzının arasında sürekli bir sürtüşmededir. Onun romanlarından anladığımız ise bir yazarın üst aklı uyuklarken alt aklının son süratle çalıştığıdır. Sonra bir duraklamanın ardından perde kalkar; konu basitleşmiş ve düzenlenmiş olarak meydana çıkar.

Onun bütün kitapları büyük bir öykünün yani yaşamının bir parçasıdır. Virginia, deneyimlerinin ancak kaleme dökülünce gerçeklik ya da anlam kazanacağını düşünüyordu. Önce deneyim geliyordu, sonra da deneyimin anlamı. Onun bir anıyı ya da varoluş anını yeniden kurgulamadaki başarısı, bir imgeleme ve sembolleştirme başarısı olarak eşsizdi.

Para kazanın, kendinize ait ayrı bir oda ve boş zaman yaratın.
Ve
 yazın, erkekler ne der diye düşünmeden yazın!

Ve yazdı Virginia, erkekler ne der diye düşünmeden yazdı. Kendine ait küçük odasından dünyada devrim yapan bir edebiyat türü yarattı. İki yüz yıldır İngiliz romanına egemen olan gerçekçilik geleneğini yıkarak, bilinç akışını yazıya dökme becerisiyle öncü bir yazar oldu. Ona göre ‘Gerçekçi Yazarlar’ “Bir tek gerçek olduğunu sanıyorlardı. Oysa gerçek her insana göre değişen, elle tutulamayan, su gibi akan bir şeydi. Asıl önemli olan o gün ne yaptığını, şu gün ne yaptığını rapor etmek değil aklından geçen duygularla düşünceleri, anlık izlenimleri saptamaya çalışmaktı.” Sonradan adına bilinç akışı denen yazı türünün ilk yaratıcı kadın yazarı olarak bugün birçok yazarın örnek aldığı isim oldu. O zihnin çeşitli düşünceler arasında sürekli gidiş gelişini, tüm karmaşıklığına rağmen zihni saran o saydam örtüyü, maddeci dünya yerine ruhu anlatmayı ilk deneyen ve en iyi sonuçla başarandı.

Yazın dünyasında bir ilki denerken, bilincin akışından geçen duyguları kâğıda en saf haliyle aktarırken bunları bir yayınevine beğendirmek ya da onların istedikleri gibi yazmak zorunda değildi Virginia. Bu onun en büyük avantajlarından biriydi. Kitaplarını eşi Leonard Woolf’la birlikte kurdukları, T. S. Eliot, James Joyce, Sigmund Freud gibi önemli yazarların da kitaplarını bastıkları kendi yayınevinden basılıyordu.

Sonunda o, dünya yazınında 20. yüzyıl İngilteresi ya da Avrupasıyla sınırlı kalmayacak kadar büyük bir iz bıraktı. Kitapları, travmaları, aşkları ve aile ilişkileriyle yazıla yazıla tüketilemedi.

Başyapıtlar tek ver her şeyden ayrı olarak doğmazlar; yılların ortak düşüncesinin ürünüdürler, öyle ki yükselen her bir sesin ardında aslında kitlelerin deneyimleri durur.

Mrs. Dalloway adlı romanında manik depresif hastalığı sürecinde yaşadıklarını, doktor-hasta ilişkisini bilinç akışı yöntemiyle ustalıkla aktarmıştır. Romandaki Septimus Smith karakteri savaş yüzünden ruhsal bunalım geçirmektedir ve intihar eğilimdedir. Virginia, Septimus’un sonunda intihar etmesini anlayışla, neredeyse sempatiyle karşılar. Savaşların ve siyasetin egemen olduğu edebiyat tarihinde, bu tip karakterlere böyle yaklaşan, yakınlaşan ilk yazardır Virginia. Roman kişileri Virginia için öteki romancılardan daha değerlidir demek ne kadar doğru olur bilinmez ama onun Mrs. Dalloway’i, bilinen roman kahramanları arasında hem bu denli gerçeklikten uzak hem de sokakta dolaşıyormuş gibi yaşayan, iki dünyayı bir tek gerçeklik içinde yaşatan bir yazınsal kişilik olarak, sözcüğün tam anlamıyla sıradışıdır.

Mrs. Dalloway’i okurken, hayatın köpürerek aktığı bir âna hem kapılıp hem de ona dışarıdan bakmayı, ânın kaçıcılığına daha o ânda yas tutmayı, ölümü yok saydığımız her ânda hayata daha da katıldığımızı bir daha hatırlıyoruz. Bir kitabı var edenin, cümleleri bir arada tutanın aslında sözcükler arasındaki, sayfa kenarlarındaki o ölümcül boşluklar olduğunu hissediyoruz.

Dalgalar romanı, anlamlı ve tutarlı hikâye üretme fikrini reddeder. Onun yerine şiirsel, daha çok sese dair, açıkca işitilmese de izi zihinde dolanan bir sızlamanın yazıda tınlaması şeklinde bir anlatımın izini sürer. Dünyayı hikâyeleştirmeden, zamanı diyalektik bir ilerleme zorunluluğuna dönüştürmeden anlatabilmek, kişilerin gördükleri, hissettikleri, etkisinde ezildikleri, anladıkları, anlamadıkları, arzuladıkları her şeyi söyleyen bir bilincin inşasına yönelir kitap. Varoluşun bütününü anlama gayreti, eksik, bitmemiş, yarım ve iyi söylenmemiş olanda belirebiliyor ancak. Anlamaya girişme dahi burada başlıyor; dilin gösterdiklerinden kurtulup sakladıklarını yazıyor Virginia. Ezilerek yaşamak, derinden gelen sese sadık kalarak yaşayamamak durumunda kitabın karakterleri yaşayamaz ama Virginia yaşamak için yazmak zorundadır.

Deniz Feneri romanıyla Virginia, modernizmin en özgün örneklerinden birini verdi. Çok az aksiyon ve diyalog içeren bu romanıyla, bir ailenin yaşamında kendi çocukluk ve olgunluk döneminin hissiyatını aktarır. Virginia bu romanında iletişim konusunu inceler. Gerçekte insanlar iyi bir iletişim içinde olduğunda kelimelere gerek duymamalıdırlar çünkü kelimeler bazen iletişimi engeller. Yaşam ve zaman denizinin ortasında, karanlıkları aydınlatmak için insanlarca gösterilen çabanın bir simgesidir deniz feneri. Belki de fenerin yanıp sönen ışığı, insan yaşamında birbirini hızla izleyen sevinçlerle acıların, insan ilişkilerinde aydınlık ve karanlık anların simgesidir.

Deniz Feneri’nde viktoryen sahne ile modern kadınlık arasındaki yıllar bir zaman geçişi gibi resmedilmiştir.  Aslında bu yıllar etkili figürlerle ve dramatik olaylarla doluydu ama Virginia’nın anıları öylesine acılıydı ki bir anı yazısı konusunda gerçekleşen girişimden çıkarıldı ve onun otobiyografik romanında zamanın hızlanıp mevsimlerin dönüp durduğu, kasvetli yılların uçup unutulduğu bir sıçrama boşluğu oluşturdu. Bu roman Virginia’nın dönüşümünden ziyade, kabuksuz kalmış bir yaranın savunmasızlığını vurgular.

Aşk, dedi şair, kadının tüm varoluşudur.

Virginia cinsiyet konusuna da özgürce yaklaşmış, eşcinselliği, biseksüelliği, erdişiliği romanlarında çekinmeden kullanmıştır. En önemli romanlarından olan ve erkekken dişiye dönüşen bir kahramanı yarattığı Orlando’yla dönemin en aykırı kitabına imza attı. Orlando adlı romanı alışılmış biyografi koordinatlarının dışına çıkar ve bir boyut değil de bir elementmiş gibi zaman içinde yolculuk yapar. Bir yazarın, yaşamöyküsüymüşçesine bir roman yazması, bunu bir kurmaca, aynı zamanda bir yaşam olarak adlandırması, bu yaşamı âşık olduğu kadın etrafında yaratması ve onu yer çekiminden azat olmuş bir beden gibi 400 yıla yayması eğlenceli olduğu kadar cüretkâr bir şeydir. Haşarı bir çocuk oyunu, bir aşk mektubu, kelimenin tam anlamıyla neşeli bir kitap olarak yazılan Orlando, Virginia’nın üslubunda patlayan bir özgürlüğün lokomotifi olur. Bu kitapta, yazıdan korunmamış hisler, hız ve enerjiyi doğurmuştur.  Bu kitap Virginia’nın zihninin hastalıktan arınmasını, neşelenmesini ve mükemmel şekilde çalışmasını sağlamıştır, böylece sonraki romanı Kendine Ait Bir Oda, Orlando’dan aldığı cesaret ve kendine güven duygusuyla yazılır.

Kendine Ait Bir Oda, dünyada feminizmin en önemli temsil kitabıdır. Kadınların yazı yazmaları için, geçinebilecek kadar gelirleri ve kendilerine ait bir odanın bulunması yeterlidir Virginia’ya göre.  Kitap ‘dişil yazın’ın, dişil yazın henüz var olmamışken yazılmış mihenk taşıdır. Virginia burada ‘ben’ sesini kullanarak kimliğini karakterleri içinde eritmiş ve kadınlara, gelenekleri kendi kızları için değiştirmelerini önermiştir. “Çalışın, para kazanın, kadın olarak kendi tarihinizi yazın, kendinizi yazın” demiştir.

Çağdaş feminizm akımının ilk manifestosu sayılan Kendine Ait Bir Oda, ilk günden itibaren feminist söylemin başucu kitaplarından olmuştur. Bu kitapta “bir kadın roman yazacaksa kendine ait parası ve bir odası olmalıdır” diyerek gününün İngilteresi için bir hayli radikal olan düşüncelerini cesurca ortaya koymuştu Virginia. Onun kitapları geleneklerin keyfi taleplerine bağlı değildi.

Üzerinden ordular geçse bilekılı kıpırdamayan cümleleri seviyorum.

Virginia kendi anlatısının konusunu bilindik roman konularından devşirmekle bütün dramların bu gizli kaynağı üstüne bir dram yazmakla yetinmez; katıksız kahramanlarını olabildiğince doğrudan düşünmeye çabalar, üzerinden mitlerin örtülerini çıkarır, aynı zamanda onu kolayca duygulara hitap eden bir figür haline getirip idraka açan biçimlerden geri çeker. Zaman, eşsiz ve mutlak karakterlerini açığa çıkarırken yalnızca kendini insan bilincinde gösteren zaman değildir, aynı zamanda bütün bilinçlerin temeli olan zamandır; yalnızca tarih içinde ifade edilen zaman değildir, aynı zamanda tarihin yapıldığı zamandır.

Virginia, her defasında anıların zayıflamasına direnen şeyleri seçer; en yüzeysel duyumlar arasında duyuların yitişine direnenleri, en zayıf düşünceler arasında benliğin mücadelesine direnenleri seçer. Ruhun dağıldığı müzikler, kokular, imgeler, yansımalar karnavalının ortasında önemsiz ânı işaretler, bazen de neredeyse hiçliğin sınırına varan en boş ânı yani tam da ruhun kendini ifade, idame ve ikrar ettiği ânı işaretler.

Virginia’nın romanlarının biçim ve özünde, geleneksel düzyazıdan çok, lirik şiirin biçim ve özüne benzerlik görülür. Onun amacı benliğin en derin, en çıplak, en bilinmedik halini kusmak değil, sahici bir varoluş hissini verebilecek imgelerin ve izlenimlerin insan portresindeki yerini saptamaktır.

Onun her karakteri zamanın bir imgesi gibidir. O, sözcüklerle hikâyeler oluştururken her duyumu bir olayın epizoduna dönüştürme yeteneğine sahiptir. Kişisel zaman onun için dış bir biçim haline gelir, bir tür plastik modülasyonu arzular; kendi kendini doğurur, başkalarıyla ilişkiye geçerek çoğalır ve yayılır; anekdotlara yaslanır.

Her şeyi tam zamanında yapmak, ancak yaşamımızın sonlarına doğru öğrenebileceğimiz o küçük erdemlerden biridir.

1940’da Virginia’nın kafası geçmişin sahnelerine daha da derin daldığında takılıp kalıyor.  “Öyleyse ben” diyor Virginia günlüğünde, “Çıplak ayaklarıyla soğuk nehre giren çocuk gibi gireyim tekrar o akıntının içine.” Her girişinde neredeyse aşılmaz bir yarığın üzerinden büyük birer atlayış yapıyor.  Yazmadan önce, tüm gece boyunca düşüncelerini zamanın akışına karşı yarışa sokuyor, Dalgalar’da sözünü ettiği olgun aşamaların gerisine, ilk çocukluğunun hiç akıldan çıkmayan o figürlerine dönen bir yola sürüyor zihnini. Bu yıl boyunca ona hemen sahip çıkacak ölümle bilerek ve pervasızca flört ediyor.

Ölüm ile hayat, akıl ile delilik, şimdi ve geçmiş, yaşanan ve bilincin içinde akanlar arasındaki ilişki… Nesnel zamandan öznel zamana, saatlerin gösterdiği zamandan algılanan zamana, tasarlanmış zamandan zamanın ileri geri akışına bir yolculuktur onunki. İnsan denen coğrafyayı, zaman ve hayat denen dağılgan kimyayı ancak bu şekilde didik didik edebilirdi Virginia. Çünkü hayat, geleneksel roman kurgusuna asimile edilecek, dışarıdan dayatılmış bir düzenle yola getirilecek bir şey değildir. Hayatın kurgusu yoktur, ritmi vardır. Tıpkı Virginia romanlarındaki gibi…

Yaşam neden bu denli trajik? Neden bir uçurumun üstündeki küçük bir kaldırım şeridine benziyor? Aşağıya bakıyorum, başım dönüyor. Sonuna dek nasıl yürüyebileceğim diye merak ediyorum… Bir tarlanın ortasına konulan bir fener gibi, ışığım karanlığa boğuluyor…

Mutsuzluk her yerde; tam kapının arkasında; ya da mutsuzluktan beter olan ahmaklık.

Hayata pamuk ipliğiyle bağlı, hoşnutsuzdur. Çünkü farklıdır o. Kırılganlığı hastalığından da gelir, kişiliğinden de.

Suyun dibine gömülmek onun gizli hayal ürünü cesaret eyleminin imgesiydi. Onun dalgalar imgesi, yapıtlarını bitişe taşıdı. Hayatı boyunca Dalgalar’ın tepesinde dengede kalmaya çalıştı Virginia. Onun yaşamının biçimi böyleydi: En yüksek tepesine kadar çıkan bir dalga, sonra bazen iki dalga arasındaki derinlik ama daima uzaklarda kabaran bir dalga daha… Her dalganın bir önceki kalıbı kırmasına izin verdi: Bir şiir-romanın ardından bir deneme-roman ve onun ardından da bir dram-roman… Ama biçim değişse de o her kitabının öz konusunu oluşturan anılarda keşifler yapmaya devam etti: Bireysel bir sanatçıyı biçimlendiren özel anılar, bir kuşağı biçimlendiren ortak anılar, bir ulusu biçimlendiren kamusal anılar… Hastalığının sebep olduğu yeni bir dalganın tehdidi hiçbir zaman hemen açığa çıkmıyor, Virginia’nın kariyerinde bir dönüm noktasını zorunlu kılıyordu yalnızca.

28 Mart Cuma günü yaşamının son dalgası üzerine geldiğinde o, bu defa suya teslim oldu.

Hayatta daha fazla acı çekmekten mi kaçmıştı, yaşayabileceği her şeyi yaşadığına ya da yazdığına mı inanmıştı, bilemeyiz. Hayattaki intiharların neredeyse tamamı kaçıştan kaynaklıdır. Ama Virginia eşi Leonard’a bıraktığı notta, onu, kendisinin hayattan tüm mutlulukları aldığına inanmaya zorluyordu. “Dünyada bizim kadar mutlu olmuş iki kişi yoktur” demiş mektubunda. Resmi biyografilerde yer alan hastalıklar, buhranlar, acılar bir yana, o nasıl bilmemizi istediyse öyle olmuş bilelim.

Dünyanın en mutlu yaşamış kadınına saygıyla…

 

Gamze İyem
(5. Sayımızdan)

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir