Ölümsüz Gizem Avcısı: Jorge Luis Borges

Jorge Luis Borges

Önce evren sayfalara bölündü
Sonra gözlerim karardı, bir kuş, kanadını yere düşürdü. 
Büyülü bir ağaç diktim ben de gerçeklerin arasına, kelimeler astım dallarına. 
Ve maskelerle bakmaya başladım aynalara.

Sonsuz bir kitap geçti adamın eline; sayfaları kendi kendine çoğalıyor, numaraları değişiyordu. Sayfaları sonsuzdu. Maske simgesini gördüğü sayfaların hiçbiri, ilk ya da son değildi. Adı Kum Kitabı’ydı. Bir müddet kendine sakladı. Sonra kitaptan ürkmeye başlayınca onu bir kütüphanenin bodrum katına sakladı. Ve bir daha o kütüphanenin önünden hiç geçmedi.

Kum Kitabı’ndan yıllar önce, Arjantin’de dünyaya gelir Jorge Luis Borges. Takvimler 24 Ağustos 1899’u gösteriyorken. İngiliz asıllı bir babanın oğlu olarak doğduğundan İngilizce’yi ve İspanyolca’yı birlikte öğrenir. Kitaplığındaki Binbir Gece Masalları ve Don Kişot gibi İngilizce kitapları okuyarak tanışır edebiyatla. Öyle ki daha dokuz yaşındayken Oscar Wilde’ın Mutlu Prens’ini İspanyolca’ya çevirir. Okumaya ve felsefeye bir hayli düşkün olan babası, hiç sezdirmeden felsefe dersleri verir ona. Satranç tahtasında Zenon’un paradoksunu öğretmesi, bu durumun ilk göstergesidir. O zamanlar farkında değildi belki ama evlerindeki bahçe, kitaplık ve paradokslar, hayal dünyasının kendine has duvarlarını ağır ağır örüyordu.

1914’te babasının görme yetisi azalmaya başlayınca, tedavisi için ailesiyle birlikte Cenevre’ye giderler. Bu zaman zarfında Calvin Koleji’ne devam ederken Almanca, Fransızca ve Latince öğrenir. Sembolizmle bu dönemde tanışır ve bu akımdan fazlasıyla etkilenir. Borges, şair Walt Whitman’ı Cenevre’deyken keşfeder ve Arthur Schopenhauer’a olan hayranlığı burada başlar.

1919’da yine ailesiyle birlikte Mallorca’ya, oradan da İspanya’ya giden Borges, orada çökmeye yüz tutmuş 98 Kuşağı’na karşı çıkan Ultraismo Akımı’nı benimsemiş genç yazarların arasına katılır. 1921’de Buenos Aires’e geri döner ve doğduğu kenti yeniden keşfetmeye başlar. Bu sıralar yazdığı ilk şiirlerinde kentin ve geçmişinin izdüşümü vardır. Tasvirlerle süslü bu şiirlerini 1923 – 1929 yılları arasında yazar ve Buenos Aires Tutkusu, Yolun Ötesindeki Ay ve San Martin Defteri isimli şiir kitaplarını yayımlar.

Bu döneminde, sonra karşı çıkacağı Ultraismo Akımı’nın Güney Amerika’ya yayılmasında öncülük eder. Ve şiir kitaplarının yanı sıra birkaç edebiyat dergisi çıkarır, denemeler yazar ve bir yaşam öyküsü yayımlar.

Kendi deyişiyle öykücülüğü Alçaklığın Evresel Tarihi ile başlar. Öykü yazmaktan her zaman çekinen Borges için bu kitabı, düzgün öyküler yazabilmek için deneme oyunu niteliği taşır.

Yazarken yavaş yavaş soyut bir bahçeye doğru yola çıkar Borges. Yol gerçektir. Etrafındaki sessizlik bir kütüphane kadar gerçektir. Sonra arkasına dönüp bakar, yürüdüğü yollar kaybolmaktadır. Bir rüya görmektedir ama bunun bir rüya olduğunun da farkındadır. Ve 1942’de Yolları Çatallaşan Bahçe’yi yayımlar.

Borges, geçimini sağlayabilmek için Buenos Aires kütüphanesinde çalışmaya başlar. 1938 yılında babasını kaybeder. Ardından, başında açılan bir yaranın iltihaplanmasıyla hastalanır ve bir süre konuşamaz hale gelir. Bir daha hiç yazamayacağından korkan Borges, gerçekten öykü yazmaya, yaşadığı bu olaydan sonra başlayacaktır.

Ve böylece edebiyat türleri arasındaki sınırları zorlayan eserlerini vermeye başlar. Alef’te Kafka’nın dünyasını anımsatan doğaüstü öyküler ve gerçekdışı kitapların eleştirilerine varan her türü dener. Ve takma isimlerle dedektif öyküleri yazar.

Zaman beni sürükleyen bir nehir ama nehir benim
Beni parçalayan bir kaplan ama kaplan benim
Beni tüketen bir ateş ama ateş benim
Evren ne yazık ki gerçek ben ne yazık ki Borges’im

Borges’in, şiirle öyküyü harmanladığı bir tarzı vardır. Eserlerinde gerçekle düş, ardı ardına dizilip birbirinin üzerine düşen domino taşları gibidir. Ve yaşadıklarını öykülerinde betimlemeye çalışırken somut tüm şeyler belleğine dikilmiş eğreti duvarlar gibi zamanla yıkılıp bambaşka bir hal alır.

Gerçek hayat ise onun için hiç de kolay değildir. 1946’da kütüphanedeki görevinden İkinci Dünya Savaşı’nda müttefiklerden yana olduğunu açıkladığı için uzaklaştırılır. Geçimi sağlamak için 1946-1955 yılları arasında yayıncılık yapar ve konferanslar verir. Kitaplarının geliriyle hayatını devam ettirirken, Juan Peron devrilince, Ulusal Kütüphane’nin müdürlüğüne getirilir. Kısa süren bir evliliği dışında hayatını bekâr olarak sürdürmeyi tercih eder.

Babasının kaderi takip eder onu. Takvimler 1955’i gösterirken babası gibi, görme yeteneğini tamamen kaybeder Borges. Yazım işini annesi, sekreteri ve arkadaşları üstlenir. Hem dinler hem hayal eder onları. Gölgeleri takip eder.

Tanrı’nın acı alayı bana kitaplarla birlikte geceyi armağan etmesiydi, yalnızca düşler kitaplığında, tan sökümlerinin bağışladığı anlamsız paragrafları okuyabilecek ışıksız gözleri bu kitaplar kentine vermesiydi… Amaçsız adımlarla yüksek ve derin kör bir kitaplığı arşınlıyorum. Atlaslar, ansiklopediler, Doğu ve Batı, hanedanlar ve yüzyıllar, simgeler ve dünyalar, neler sunuyor bu duvarlar… Ama boşuna… Karanlıkta ağır ağır, kararsız bastonumla anlamdan yoksun yarı gölgeyi arşınlıyorum… Cennet’i kitaplık biçiminde düşleyen ben…

Buenos Aires Üniversitesi, İngiliz ve Amerikan Edebiyatı profesörü olan Borges, kör olduktan sonra fantastik öğelerin daha ağır bastığı eserler vermeye başlar. Kelimelerle oynamak yerine; gerçek ve düşün yerlerini değiştirerek içlerine garip simgeler diker. Öykülerinin konusu; zaman, ölüm, düşler, kitaplar ve sözcüklerdir. 
Hiçbir zaman hoşlanmadığı aynalar ve her zaman var olan labirent simgesi.
O yalnızca kendi kültüründen ya da Avrupa kültüründen değil, İslam kültüründen de beslenmiştir.
Ve ortaya çıkan bu Borgesçe dünyada; adeta doğudan güneşi alıp çantasına koymuş, batıda yerine asıp ayla kucaklaştırarak kültürel farklılıkları birleştirmiştir.

Düşsel Varlıklar Kitabı, Brodie Raporu gibi eserlerinde düzyazıyla şiir arasındaki çizgiyi tamamen siler. Onun öykülerinde düşle değişikliğe uğramış bir gerçeklik vardır. Okura adeta dejavu yaşatmış; gizli bir belirsizlik, tuhaf bir yapbozla başlangıç ve bitiş çizgisinin silikleştiği bir son yazmıştır. Öykülerinde genel olarak mutlu ya da mutsuz bir son yoktur.

Yanıtsız sorular sormayı sever Borges. Ve hiçbir şeyi net olarak cevaplamaktan hoşlanmaz. Marquez’in anlattığına göre; Buenos Aires’te bir gün “Siz Borges değil misiniz?” diye soran bir yabancıya Borges “ Evet, arada bir” cevabını verir.

Türk okurunun karşısına ilk kez, Tomris Uyar’ın çevirdiği Ölüm ve Pusula ile çıktı Borges. Kendi deyimiyle; ün ona körlüğü gibi yavaş yavaş gelmiştir. 1961’de Samuel Beckett’le paylaştığı Uluslararası Yayıncılar Ödülü’nden sonra Avrupa çapında üne kavuşur. Adı Woolf, Kafka, Joyce gibi büyük yazarlarla anılmaya başlar. 1970’li yıllarda ABD’de çeşitli üniversitelerde ders verir ve kütüphanedeki görevinden istifa eder. Toplama öykülerinden oluşan Kum Kitabı’nı çıkarır. Romanı geçici bir moda olarak gördüğünden hiç roman yazmamıştır.

Borges, dünya yazın çevrelerinin klasik kabul ettiği tek çağdaş yazar olarak anılmaktadır. Büyülü gerçekçilik akımının önde gelen isimlerindendir ve gerçeküstücülük tarzındaki denemeleriyle bilinmektedir. O, edebiyatını gerçeklerden, uydurmalardan ve felsefeden oluşturan bir dehadır.

Umberto Eco’nun Gülün Adı romanındaki kör kütüphaneci Jorge da Borgos karakteri Borges’e yapılmış bir atıftır. Babil Kütüphanesi ile evreni bir kütüphane olarak düşleyen Borges, her şeyden önce çok iyi bir okurdur. Ve ona göre okumak, yazmaktan daha entelektüel bir eylemdir.

Hayatının son zamanlarını yolculuk yaparak geçirmeye başlar. Ölmeden kısa bir süre önce Maria Kodama ile evlenir. Dünya gezisine çıktığında, gezdiği yerlerden beslenerek Atlas’ı yazarken, kendisine eşlik eden Maria Kodama da kitabın resimlerini çeker.

Yeniden başlayabilseydim eğer, yalnız mutlu anlarım olurdu.
Farkında mısınız bilmem. Yaşam budur zaten.
Anlar, sadece anlar… Siz de anı yaşayın.
Hiçbir yere yanında su, şemsiye ve paraşüt almadan,
Gitmeyen insanlardandım ben.
Yeniden başlayabilseydim eğer, hiçbir şey taşımazdım.
Eğer yeniden başlayabilseydim,
İlkbaharda pabuçlarımı fırlatır atardım.
Ve sonbahar bitene kadar yürürdüm çıplak ayaklarla.
Bilinmeyen yollar keşfeder, güneşin tadına varır,
Çocuklarla oynardım, bir şansım olsaydı eğer.
Ama işte 85’indeyim ve biliyorum
ÖLÜYORUM…

Borges, en meşhur şiiri Anlar‘da sade bir dil kullanır. Ağır ağır ömrünün sonuna yaklaştığını biliyordu. Her şeye dev bir büyüteçle bakmaktan hoşlanan bu yaşlı adam, öndeyişleri değil son deyişleri sevmişti. Ve Anlar’da ölüyorum dedikten bir yıl sonra, 14 Haziran 1986’da Cenevre’de karaciğer kanserinden hayata gözlerini yumdu.

Derken, kuvvetli bir rüzgâr esmeye başlar. Rüzgâr şiddetini arttırdıkça, açık kalan Düşsel Varlıklar Kitabı’nın sayfaları da hızla çevrilir. Bir gemi gitmeye hazırlanmaktadır. Yolcuları bir bir doluşurken yaşlı adam hareket saatini beklemektedir. Güvertesi doldukça Nuh’un Gemisi’ni andırmaya başlayan gemide bir tuhaflık vardır. Geminin yolcuları görülmemiş renkte kaplanlar, geri geri yürüyen hayvanlar, tuhaf köpekler ve sudan korkan balıklar gibi emsalsiz hayvanlardan oluşmaktadır. Yolcular yerleştikten sonra, gemi hareket etmeye başlar. Yaşlı kaptan denizin değil, gökyüzünün mavisine yelken açar ve tek kanatlı bir kuş, gemiyi takip eder.

Zeynep Sevde Yengi

Çizim: Birol Demircan

(Masa Dergi 4. Sayıdan)

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir