İyilik, Kötülük ve Vicdan Arasında Bölünmüşlük

 

Fyodor Mihayloviç Dostoyevski ve yayımlanışının 150. yılında SUÇ ve CEZA adlı yapıtı.

İtiraf ediyorum!

“Tefeci kocakarıyı ve masum kız kardeşi Lizabeta’yı baltayla öldürdüğünü mü?” diye sormayın hemen. Onu sonra anlatırım. Çifte kişilik sahibi olduğumu, sinirlendiğimi ve ikilem içinde çırpınmakta olduğumu, toplumdan kaçtığımı itiraf ediyorum şimdilik. “Nereden biliyorsun çift kişilikli ve sinirli olduğunu? diye bir soru daha mı geldi dilinizin ucuna? Yaşadıklarımdan, başımdan geçenlerden sonra nasıl bilmem? İnsan kendini bilmez mi? “Bilmeyenler de oluyor” diyeceksiniz. Doğru… Aslında bazen ben de bilemiyorum kendimi. Değişken, tutarsız davranışlarım oluyor fakat böyle davranmaya ben karar vermedim; Fyodor karar verdi. Beni yaratan Fyodor Mihayloviç Dostoyevski… Bir sanatçı yaratıcılığıyla kuşkusuz… 1866’nın Petersburg’unda yaşadıklarımı, aradan 150 yıl geçtiğine göre, anlamak ve anlatmak kolay olmayabilir. Hangisini anlatsam? O beni tasarlarken kendi yaşadıklarını da göz önünde bulunduruyor muydu acaba? Evinden, ailesinden ayrılıp Petersburg’da yoksulluk içinde hukuk öğrenimi görmeye çabalayan Rodion Romanoviç Raskolnikov’u tasarlayıp başımdan geçenleri kurgularken kaç kez sara krizi geçirdi, kim bilir? Benim yaşadıklarımı yazarken hastalığının etkisi altında kaldığı oluyor muydu acaba? Annesinin veremden ölmesinin verdiği acılar ne kadar sürmüştü? Sürekli içen, hizmetçilerden birini metres tutan babasının kendi köylüleri tarafından öldürüldüğü haberini Petersburg’daki askeri okulda aldığında nasıl bir ruhsal sarsıntı yaşamıştı? 1840’ların ütopik sosyalist düşüncesine ne kadar kapılmıştı? Suikast girişimi savıyla tutuklanıp mahkûm edilmesi, tam kurşuna dizilecekken affa uğramasının yarattığı şok… Askeri öğrenci olarak mühendislik öğrenimi gördüğü yılların Petersburg’unun toplumsal ve ekonomik koşullarının izleri sürüyor muydu hâlâ?

O yıllarda iki Petersburg vardı. Parkları, mimari yapıları, anıtlarıyla herkesin hayranlığını kazanan saray Petersburg’u ve meyhaneleri, seyyar satıcıları; tozlu, çamurlu yolları, pis, sağlıksız evleriyle yoksul Petersburg… Petersburg’un yoksul kesiminde yaşanan acıları, toplumsal eşitsizlikleri, ezilmişliği, adaletsizliği anlatmak için benim gibi roman kahramanı yaratması gerekiyordu Dostoyevski’nin. Kimilerine göre, dünya edebiyat tarihinin gelmiş geçmiş en önemli roman kahramanını…

Bölünmüş kişilikli “Ayrılıkçıoğlu”

Anlıyorsunuz değil mi? Dostoyevski beni çok iyi tanıdığı ve anlattığı gibi ben de onu bir hayli tanımıştım. Yarattığı kimi roman kişilerine sembolik adlar seçiyordu Dostoyevski. Söz gelimi benim soyadım “Raskolnikov”, Rusçadaki “raskolot” eyleminden türetilmiştir. “Raskolot”; parçalara ayırmak, birliği bozmak, görüş ayrılığı yaratmak, suç işlemiş birini konuşmaya (ötmeye) zorlamak anlamlarına geliyor. “Raskol” sözcüğüyse Rusya’da resmi kiliseye karşı çıkan ayrılıkçı bir dinsel hareketin adıydı. “Raskolnik” sözcüğü “bölünmüşlük” anlamına gelir. Bu bilgilerden hareketle, dilerseniz benim soyadımı “Ayrılıkçıoğlu” diye anlayabilirsiniz. En yakın arkadaşım olan Razumihin’in adı da onun karakterini yansıtıyor çünkü “razum” (akıl) kökünden türetilmiştir. “Razumihin” sözcüğünün “akıl demeti” anlamına geldiğini söylemeliyim. Sonya’nın babası, açlıktan kıvranan çocuklarının parasını çalıp içkiye yatıracak kadar alçalmış, ezilmiş, sefil, alkolik fakat dürüst insan Zaharoviç Marmeladov’un soyadının “reçel” sözcüğünden türetilmiş olması da onun kişiliğini anlamak için ipucu olsa gerek.

*** *** ***

1864’teki hukuk devriminden sonra hukuk öğrenimi görmek için taşradan Petersburg’a gelmiştim. Babam öleli epey olmuştu. Annem, ölen babamın emekli maaşıyla geçiniyordu. Kız kardeşim Dunya, eve yük olmamak için, bir toprak ağasının malikânesinde çalışıyordu. Ben de annemin gönderdiği parayla geçinmeye çalışıyordum. Evin tek oğluydum. Annemin ve kız kardeşimin umuduydum. Okuyup büyük bir memur olmamı istiyorlardı. Hukuk fakültesini bitirince iyi bir avukat olmak, annemi ve kız kardeşimi yanıma aldırarak onları rahata erdirmek, mutlu etmek istiyordum. Onların mutluluğu benim de mutluluğum olacaktı. Fakat iki aydır para gelmiyordu annemden. Kız kardeşim de çalıştığı yerde zor durumdaymış; malikânenin sahibi Svidrigaylov ona sarkıntılık ediyormuş. Annemden para gelmez olunca çok katlı izbe bir binanın çatı katına, sıcaktan kavrulan tabut gibi bir odaya yerleştim. Öğrenimime ara vermek zorunda kaldım. Kiramı ve yiyecek borçlarımı ödeyememiştim. Üstümdeki giysiler iyice eskimişti. Hırpanileşmiştim. Oda hizmetlerine bakan Nastasya, ev sahibi kadının borçlarımdan dolayı beni polise şikâyet edeceğini söylüyordu. Kabuğuma çekildim. Ailemden kopmuş, toplum tarafından itilmiştim. Okulu yararsız görüyordum. Can sıkıntısı içindeydim. O sıkıntılı günlerimde biri bana ödünç para alabileceğim ve eşyalarımı rehin bırakabileceğim yaşlı bir tefeci kadına gitmemi öğütledi. Yaşlı tefeci kadın kaldığım binadan tam yüz otuz adım ötede eski bir binada kalıyordu. Gümüş saatimi ona rehin bırakıp biraz para temin ettim.

İnsanlığın hayrına suç işlemek

Hukuk kitaplarından, sosyalizm üzerine yazılmış makalelerden, Darwin’in evrim kuramından, kahramanlara saygı üzerine yazılan yazılardan edindiğim bilgiler birbirine karışmıştı. Bu umutsuz durumda başarıya ulaşmanın bir yolunu bulmalıydım. Herkesin Napolyon’a hayran olduğu bu dönemde kendime bulabildiğim çıkış şuydu: İnsanlar ikiye ayrılırlar. Olağan insanlar ve olağan olmayanlar… Dünyayı değiştirmeye çalışanlar ve dünyanın neden adaletsizlik, eşitsizlik içinde olduğunu sorgulamayanlar… İnsan, “toplumsal doğası”na bağımlıdır ve yaşadığı çevrenin kurbanı olur. Dünyayı değiştirmeye çalışan insanlar yani sıra dışı insanlar güç ve saygınlık kazanabilmek için kendilerini çevrelerinden soyutlarlar. Gerekirse suç bile işleyerek kendilerine haksızlık edenlere sözünü geçirebilirler. Dâhilerin kendi ideallerini gerçekleştirmek uğruna vicdanının sesine uyarak yasaları çiğnemeleri suç olamaz. Napolyon ve onun gibi sıra dışı insanlar, insanlığın hayrına her suçu işleyebiliyor, çok sayıda cana kıyabiliyor ve bundan dolayı ceza görmüyorlarsa ben neden böyle bir hakka sahip olmayayım? Adaletsiz ve eşitsiz bir yaşam başka nasıl değiştirilir? Bu savımı denemek gerek.

Tefeci kocakarıdan rehin karşılığında para alınca yolumun üzerindeki bir meyhaneye uğradım. Masada tek başıma oturup biramı içerken yan masadaki hırpani kılıklı sarhoş bir müşteri kendini sözleşmeli memur olarak tanıtıp benimle sohbete başladı. Yaşamını anlattı Marmaledov.. Bu kente sonradan gelmiş. İşinden kovulmuş. Alkolikmiş, üç gündür aralıksız içiyormuş. İlk karısından olan kızı Sonya aileye bakabilmek için vesika alıp fahişeliğe başlamış. Utanç ve sefalet içindeki Marmeladov’u Petersburg’un yoksul bir mahallesindeki evine götürdüm. Evde gördüğüm sefalet, karısının ve çocuklarının durumu, çevreye ve düzene olan kinimi artırdı. Kadına acıyıp elimdeki paranın tümünü avucuna tutuşturdum. Çünkü benim vicdanım vardı.

Ertesi gün annemden uzun bir mektup aldım. Toprak sahibi Svidrigaylov’un yanında çalışan kız kardeşim Dunya işinden kovulmuş. Luzhin adında biri Dunya’yla evlenmek, Petersburg’da avukatlık bürosu açmak istiyormuş. Annem bu evliliğin bana yararı olacağını, Petersburg’a gelmek için hazırlık yaptıklarını yazıyordu. Anlaşılan, annem beni kurtarmak için kız kardeşimi satacaktı. Kız kardeşim Dunya’yı Sonya Marmeladov’la karşılaştırdım bir anda. Bu evliliğe engel olmalı, kız kardeşimi kurtarmalıydım.

Kendimi sokağa atıp amaçsızca dolaştım. Saman pazarında, tefeci kocakarının kız kardeşi Lizaveta’nın esnafla yarın akşam saat yedi için randevulaştığını işittim. Demek ki o saatte tefeci kocakarı evde yalnız olacaktı. Ertesi gün rehin vereceğim gümüş eşyayı bir tahtaya iyice sardım ve bir balta temin edip paltomun içine sakladım. Saat yedi buçuğa doğru tefeci kadının kapısını çalıp rehin bırakmaya geldiğimi söyledim. Ufak boylu, sivri burunlu, tilki bakışlı acuze içeri girip rehin malı incelerken baltanın sırtıyla vurdukça vurdum kafasına. Bir bit gibi öldürmüştüm onu. Muhtaç durumdaki insanların kanını acımasızca emen bu asalak acuzenin cebindeki anahtarları aldım, yatağın altındaki kutuyu çıkarıp rehin malları cebime doldurdum fakat o sırada beklenmedik bir şekilde Lizaveta girdi içeriye. Onu da öldürmek zorunda kaldım. Hem de baltanın keskin tarafıyla… Kapıyı içerden kancaladım. Baltadaki kanı yıkarken dışarıdan sesler geldi. Boyacı olduğunu anladığım iki kişi seslenip kapıyı zorladılar ama açamadılar.  Onlar gidince kimseye görünmeden kaçtım ve baltayı aldığım yere bıraktım. Eve gidince giysilerimin üzerindeki kan izlerini sildim. Çaldıklarımı duvar kâğıdının altındaki oyuğa sakladım.

Nastasya karakoldan gelen çağrı kâğıdını getirdi. Ürperdim. Benden mi kuşkulanıyorlardı? Karakola gittim. Meğer ev sahibi kadın borçlarımdan dolayı şikâyet etmiş. Borçlarımı üstlendiğimi bildiren yazıyı yazarken yan odada polisler tefeci kadın cinayeti hakkında konuşuyorlardı. Benden söz ettiklerini düşünerek bayılmışım.

Ertesi gün evde arkadaşım Razumihin ziyaretime geldi. Annem para göndermiş. Razumuhin bunun bir kısmıyla bana giysi aldı. Ertesi akşam sokakta bir atlı arabanın bir sarhoşu çiğnediğini gördüm. Marmeladov’du bu. Onu evine götürdüm. Ölmek üzereyken Sonya da geldi. Marmeladov Sonya’dan onu bağışlamasını istedi ve öldü. Oradan ayrılmadan önce elimde kalan bütün parayı karısı Katerina İvanovna’ya verdim.

Suç diye bir şey gerçekten var mıdır?

Cinayet soruşturmasını komiser Porfiri Petroviç yürütüyordu ve Razumihin’in uzaktan akrabasıymış. Beni yakından tanımak istiyormuş. Razumihin’le birlikte gidip Komiser Petroviç’i ziyaret ettik. Çok zeki ve soğukkanlı bir adamdı. “Suç diye bir şey var mıdır?” sorusu tartışılıyordu. Porfiri bana¸”Sizin yazdığınız bir makaleyi anımsıyorum. Konusu suçlar üzerineydi sanırım” dedi. Evet, sıra dışı insanların yasaları çiğnediklerini ve insanlık için yararlı işler yaptıklarını savlamıştım o yazımda. Belirli bireylerin suç işleme hakkına sahip olduklarını ima etmiştim. Sıradan insanların şimdiki zamanın efendisi, sıra dışı insanların ise geleceğin efendisi olduğu görüşünü ileri sürmüştüm. Alaycı bir tavırla benim tepkimi ölçmeye çalışıyordu Porfiri: “Ya biri kendini sıra dışı insanlar sınıfına koyup engelleri kaldırmaya kalkışırsa ne olur?” Rusya’da o yıllarda kendini Napolyon yerine koymayan var mıydı? Acaba ben de kendimi Napolyon, Sezar, Büyük İskender gibi sıra dışı bir insan olarak görüp cinayet işlemeye, soygun yapmaya karar vermiş olamaz mıydım? Beni mi gösteriyordu? Ne diyeceğimi bilemedim. Kaçamak yanıt verdim.

Ertesi gün rehine verdiğim malı geri almak için dilekçeyi Porfiri Petroviç’e götürdüm. Porfiri konuyu değiştirmeye çalıştı. Hukukçu olmaya hazırlandığımı anımsattı. “Her bir vaka, meydana geldiği andan itibaren kendi başına bir vakadır. Bir suçlu, o fark edinceye kadar izlenmelidir. Sonra kendiliğinden teslim olacaktır. Günümüzde bunların hepsi hasta, arızalı ve çok asabi… Suçlu benim elimden psikolojik olarak kurtulamaz. Polisin yardımına doğa yetişir” diyordu.

Beni tutuklamak üzereydi. Beklenmedik bir şey oldu. Badanacı Nikolay, yaşlı kadını ve kız kardeşini öldürdüğünü itiraf etti. Nikolay, “cefa çekmek” isteyen eski bir Katolikti. Porfiri beni bırakmak zorunda kaldı.

Porfiri’den kurtulmak zordu. Bir süre sonra “bir sigara içimlik bir ziyaret” için tekrar geldi. Bütün bunların Nikolay’la bir ilintisinin olamayacağını söyledi. Sinirlendim. “Peki ama cinayeti kim işledi?” diye soluk soluğa sordum. “Ne demek cinayeti kim işledi? Siz işlediniz, siz! Ben buraya sizi ziyaret etmeye gelmedim. İşin gerçeğini bildiğimi söylemeye geldim” dedi.

Bir kurtuluş, bir çıkış yolu bulamıyordum. Karakoldan çıkarken karşıda Sonya’yı gördüm. Geri dönüp itiraf ettim: “Yaşlı kadını ve kız kardeşi Lizaveta’yı öldürüp soyan bendim.” Vicdanıma yenik düşmüştüm. Vicdanım! Vicdanım!

Beni yakından tanıyanlar, duruşmalarda benim ne kadar vicdanlı bir insan olduğumu kanıtlarıyla anlattılar. Vicdanlı bir katildim ben, vicdanlı! Katildim ama vicdanlıydım!

Tanıkların duruşmada vicdanlı bir insan olduğumu anlatmalarından sonra indirimli olarak sekiz yıl kürek mahkûmiyeti aldım. Sibirya’ya gönderildim. Öteki mahkûmlar uzun süre benden uzak durdular. Toplumun suçu ve suçluyu değerlendirme anlayışı kanunlardan çok farklıydı. Sonya beni orada da yalnız bırakmadı. Razumihin ile Dunya’nın evlendiklerini orada Sonya’dan öğrendim. Annemin öldüğünü de… Hastalandım. Ben tefeci kocakarıyı değil kendimi öldürmüştüm. Bir hafta sonra Sonya’yı görmek için bir pusula yazdım. Geldiğinde ona olan aşkımı açıklayarak huzur buldum.

En büyük ceza, insanın kendi vicdanının yargılaması sonucunda aldığı cezadır.

Hukuk fakültesindeki derslerimde anlatılmamıştı bana bu evrensel kural. Yaşayınca öğreniyor insan, vicdanlı olabilmenin ve kendini yargılayabilmenin kurallarını.

Beyazıt Kahraman

(Masa Dergi 3. Sayıdan)

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir