Granada’da insanlık için adaleti aradım!

Granada - İspanya

 

Uçağımız inmek üzereyken havaalanına, bulutların arasından başımı uzatarak İspanya’ya şöyle bir baktım. Endülüs’e ait ruhumla…  Elbette gördüğüm Endülüs olmayacaktı!  “Gördüğün Endülüs değil! İspanya!” dedim kendi kendime… Öyle bak! Orası artık senin Endülüs’ün değil! Öyle gör ve öyle hisset.

Hiç olmazsa Lorca’nın İspanyasını soluyayım dedim kendi kendime. Yine de sana şimdiki İspanya’dan daha yakın.  Sıra sıra yeşil lekeler aldı gözümü. Lorca’nın zeytin ağaçları olmasın bunlar!

“Yeşil, isterim seni yeşil ne kadar
Yeşil rüzgâr, yeşil dağlar…”

Birden rahatladım. Tutunacağım bir ruh bulabilirdim bu kızıl topraklarda.

İlk durak… Malaga… Picasso’nun doğduğu şehirden otobüsle Granada’ya yolculuk başlıyor.  Hava sıcak ve kuru. Gökyüzünden gördüğüm yeşil lekeler belirginleşiyor ve Lorca’nın zeytin ağaçlarına dönüşüyor.  “Çingene Baladı”nı mırıldanmaya başlıyorum.

“Akar Guadalkulvir
Portakal ve zeytin bahçelerinin gölgesinde
Senin iki nehrin Granada
Düşer karlardan, vadilere.”

Lorca’nın doğduğu ve öldüğü şehre yol alırken yeşil zeytin ağaçlarına Malaga’nın misket üzümleri ve genellikle beyaz, kare ya da dikdörtgen, basit Akdeniz evleri eşlik ediyor. Beyaz evler… Beyaz…  Lorca için ölümün rengi… Beyaz giysileri, beyaz eşyalarıyla Franco’nun adamlarına “Masumiyeti katlettiniz!” diye haykıran Lorca. Sanki öldürüleceğini biliyormuşçasına acıyı, şiddeti ve ölümü şiirleriyle üstüne çok önceden giydiren, “Kanlı Düğün”lerin habercisi cesur adam…

“Ben ölünce
gömün gitarımla beni
kumlara…”

Mezarı bile olmayan Lorca… Belki şu zeytin ağaçlarının birinin altında yatıyorsun! Senin için bu akşam “Atlının Türküsü”nü okurum sevdiğime. Şair, bana, “Artık beni bırak, Endülüs’ünü hisset!” diyor istemeden! “Sen de bu topraklar için aynı Endülüs gibi kardeşçe yaşamanın mücadelesini verdin. Sen ve Endülüs ayrı değil!” diyorum ve bana gösterdiği zor yoldan devam ediyorum.

Granada açılıyor önümde. Benim dilimde Gırnata… Nar şehir… Kırmızı şehir… Toprağı, evleri, ibadethaneleri, sarayı ve kadınları kırmızı şehir…

“Sen bir şehir olmalısın ya da nar
Belki Granada belki eylül belki kırmızı!”
Benden önce geçmiş buralardan Haydar Ergülen.

Gözüm tepelerde… Muhteşem Elhamra’yı arar. Düz bir yoldan tepeye doğru ilerlememi söylüyorlar. Portakal ve turunç ağaçları top top olmuş köşelere inat. Onların turuncu rehavetine kaptırıyorum kendimi. İbn Haldun’un “Portakal Ağacı Teorisi” beynimi zorluyor. “Eğer bir şehirde portakal ağaçları çoğalmaya başlarsa, orası kendi sonunu hazırlıyor demektir. Hükümdarlar iktidarı ele geçirdiler mi, rehavet ve lükse düşkünlük başlar.” Portakal ağacı İbn Haldun’a göre yozlaşmanın sembolü. Kaybedilenleri düşünerek hak vermeden edemiyorum İbn Haldun’a!

13 yüzyıl önce İslam, İber Yarımadası’nda başlayan bu görkemli medeniyeti, Avrupa’ya armağan etmiş. 711’den 1492’ye kadar süren muhteşem Endülüs… Yani Vandalus… Bu adı buraya, “Vandalların ülkesi” anlamında Araplar vermiş.  Maria Rosa Menocal’ın ifadesiyle “Dünyanın Ziyneti”. Müslümanların yarımadaya gelişleriyle ekonomide bir canlanma başlıyor. Tarımın başlaması nüfus artışını beraberinde getiriyor. Akdeniz ticaret yolları açılıyor ve dünyanın her yerinden farklı dinlerde, dillerde ve kültürlerde insan, buraya akmaya başlıyor. Kısa zamanda zarif kültürü ve mimarisi, ince zevkleri, görgü kurallarıyla Endülüs göz kamaştırıyor. Edebiyat, tıp, astronomi, dînî ilimler ve sanatta Bağdat, Şam ve Kâhire’yle yarışır hale geliyor.

İbn Rüşd gibi filozoflar, Zehrâvi gibi farmakologlar, İbn Arâbi gibi sufiler, İbn Hatip gibi şairler, İbn Hazm gibi hukukçular Avrupa’da pırıl pırıl parladılar. İlk fıtık ameliyatını yapan Zehrâvi’dir. Mekanik mühendisliği konusunda tek eser El-Murâdi’ye aittir. Endülüs’ün Öklid’i Mesleme-el Mecriti’dir. Evrensel usturlabın mucidi El-Zerkâli’dir ve Kepler’in öncüsü olmuştur. Batlamyus’un yanlışlarını Câbir Eflâh düzelterek Kopernik’in yolunu açmıştır. Kristof Kolomb’a yol gösteren İdrisi’dir. Avrupa, İbn Rüşd olmasa, Aristo’yu tanımayacaktı. İbn Tufeyl,  eseri Esrarü’l Hikmeti’l Meşrikiye’yi yazmasaydı Daniel de Foe ‘Robinson Crusoe’yu nasıl yazacaktı?  Modern tıbbın öncülüğünü El- Gâfiki yapmıştır. Ve Yahudi cemaatinin reisi, Selahaddin Eyyubi’nin hekimi, felsefe çalışmalarıyla ve tercümeleriyle Batı’ya öncülük eden İbn Meymun…

Düşüne düşüne yürürken modern şehrin yerini birbirine yaslanmış evlerden ibaret, Arnavut kaldırımına benzeyen zeminle bezenmiş, Diyarbakır küçeleri gibi dar sokaklar alıyor. Şehir eskiyor. İkisi de aynı kültürün ürünü değil mi zaten? Doku değişiyor. Bugün de Müslümanların oturduğu Albayzin’deyim. Generalife bahçelerinin hemen altında… Her yerden kulağıma yakıcı tınılar geliyor. Eşim, “İşte arabesk bu!” diyor. Dünyanın ilk konservatuvarının kurulduğu bu diyarlarda Endülüs müziği her yerde, hâlâ devam ediyor.

Albayzin’e girmeden, meydanda bir Carmen’e rastlıyoruz. Yahya Kemal, Gırnata’ya geldiğinde bu çingene güzelinden başkasını izlemiş olamazdı.  Granada Katedrali yani Gırnata Camisi’nin önünde, gül tenli, kor dudaklı, kömür gözlü, sürmeli, Gırnata’nın en güzel gülü dans etmekteydi. Yelpazesiyle işveli işveli raks ederek dönmekteydi. Bakışları ise izleyenleri adeta öldürmekteydi.  İspanya’nın varlığı ise o akşam zaten bu güldeydi.

“Zil, şal ve gül. Bu bahçede raksın bütün hızı
Şevk akşamında Endülüs üç defa kırmızı”

Bizet, hemen yanı başımda kulağıma başka bir melodi yükledi. O gece şanslıydı Merimee de Bizet de… Çünkü Carmen’in yanında onbaşı Don jose Navarro yoktu!

Kulağımda yakıcı bir müzik,  şimdi Elhamra’ya çok yakınım. Elhamra bir saray şehirmiş. Etrafında, İbn Hatib’in tarif ettiğine göre havuzlu kasırlar,  muhteşem güzellikte at ve çiftlik evleri, güvercinlikler, kümesler, küçük köyler ve yüz otuzdan fazla su değirmeni varmış. Şehre adını veren nar ağaçları, incir, elma, armut, kiraz, limon; badem, fındık ve kestaneler zenginliğiymiş Gırnata’nın.

Başka şeyler büyülememeli beni. Elhamra’ya gitmeliyim. Başımı kaldırıyorum. En tepede azametli ama sade bir saray… Şehre hâkim… Ulaşmamız zaman alıyor. Adalet Kapısı’ndan içeriye adımınızı atmanızla zengin ama zarif bir üslup size, “İşte ben buyum!” diyor. Yahudi, Hıristiyan ve Müslüman kültürlerin beraber yaşamalarının sonucu oluşan “müdeccen” mimarinin en gözde örneklerinden biri… Bin Bir Gece Masalları’ndaki rüya saraylarının gerçek âlemdeki izdüşümleri sanki…

Bölümlerden bölümlere, odalardan odalara geçiyoruz. Bu sarayda dört bin kişinin yaşayabildiği rivayet ediliyor. İçinde yine küçük saraylar, savunma kuleleri, cami, kuşhane, hamamlar, pazar yeri, atölyeler vb. bölümler dikkat çekiyor. Gözünüzü duvarlardaki hat sanatının örneklerinden ve süslemelerden alamıyorsunuz. Renkli seramikler dünyanın geçiciliğini simgelemekteymiş. Görkemle birlikte garip bir tevazu hissedilen… Tören salonunda güç hissediliyor ama gerektiği kadar. Bu salon öğrendiğime göre Game of Thrones dizisine de ev sahipliği yapıyormuş. Vitraylar güneş ışınlarını parçalara bölüyor. Bir kusuru yok mu bu sarayın? Masallarla büyümüş çocuklar için saraylar kusursuz değil midir?

İki Kız Kardeş Salonu’nda kadın şairlerin neler okuduğunu merak ediyorum.  Tüm Endülüs kendini şiirin cazibesine kaptırmış o yüzyıllarda. Hıristiyan ve Yahudi gençler bile Arapça şiirler yazıyorlarmış.  Alvarus, Hristiyan gençlerin Latince mektup bile yazamazken Arapça kaside düzme yarışına girmelerinden şikâyetçiymiş.

Ve bugün Generalife bahçeleri denen o zamanın Cennetü’l Arif Bahçeleri. 14. yüzyılda bu bahçelerde 400’e yakın aromatik bitki yetiştirilmekteymiş. Su sesi ve havuzlar size gerçekten huzur veriyor. “Nuria” adı verilen özel taşıma su sistemi insanı hayrete düşürüyor. Çevre düzenlemesinin estetiği bugünkü anlayıştan daha fazlasını içeriyor. Her anlamda devam eden bir yükseliş…

Reconguista ise “yeniden fethetme” demek. Hristiyan İber devletlerinin gerektiğinde diğer Avrupalı Hristiyanlarla “Haçlı” ittifakı kurarak kâfirlere karşı Hristiyanlığı korumak ve Endülüs’ü Müslümanlardan geri almayı amaçladıkları siyasi ve dînî hareketin adı. Ne yazık ki bu 1492’de gerçekleşiyor. Tabii asimilasyon da başlıyor. Müslümanların asimile edilmesinde gerçekleştirilen iki eylem var: Arapçanın yasaklanması ve abdest alınmasını engellemek için hamamların yıkılması. Dolayısıyla âb-ı hayat kurumuş. Bugün Gırnata’da yüz hamamdan bir tane hamam kalmış! Sonra da salgın hastalıklardan bütün Avrupa kırılmış!

Babü’r –Remle Meydanı’nda yakılan 1 milyon cilt kitap için Fransız fizikçi Piérre Curie, “Müslüman Endülüs’ten bize 30 kitap kaldı, atomu parçalayabildik. Şayet yakılan bir milyon kitabın yarısı kalsaydı çoktan uzayda galaksiler arasında geziyor olacaktık” cümleleri ile tepkisini dile getiriyor.

Endülüs’te yüzyıllarca farklı seslerden muhteşem bir orkestra kurulmuş ve müzik devam etmiş. Çok dinli, çok dilli ve çok kültürlü toplumlarda çatışmayı engelleyerek sosyal barışı inşa etmek dünyanın ulaşamadığı hedeflerden… Oysa Endülüslü Müslümanlar 13 yüzyıl önce birlikte yaşamanın ve birlikte bir medeniyet kurmanın en güzel örneğini tüm dünyaya göstermişler. Gırnata ise Endülüs’ün son kalesi… Elhamra’nın anahtarının Hristiyanlar’a teslim edilmesiyle Yahudiler ve Müslümanlara iki seçenek bırakmış: Sürgün ya da engizisyon…

Amin Maalouf, “Afrikalı Leo”yu Gırnata’dan, doğduğu topraklardan ayrılmak zorunda kalan bir âdemin dramını anlatması için yaratmıştır. Aslında anlattığı, Lübnan’dan ayrılmak zorunda kalan Maalouf’un kendi dramıdır! “Ben, Hasan, Tartıcıbaşı Muhammet’in oğlu, ben, Giovanni Leona de Medici; bir berberin sünnet ettiği, bir papazın vaftiz ettiği ben, Şimdi Afrikalı diye anılıyorum ama Afrikalı değilim. Avrupalı da Arabistanlı da değilim. Bana Granadalı, Faslı, Zeyyatlı da derler ama ben hiçbir ülkeden, kentten ya da boydan değilim. Ben yolların oğluyum. Ülkem kervan, yaşamımsa yolculukların en beklenmedik olanları…”

İşte tam da bu zorlu ortamda Yahudilerin ve Müslümanların ayakta kalma mücadelelerini verdiği bir zamanda Cervantes’in “Don Kişot”u yayımlanır. Endülüs o sırada son nefesini vermek üzeredir. Cervantes, ilk cildin XI. bölümünde haykırır: “Ey mutlu çağ! Eskilerin Altın Çağ dedikleri talihli yüzyıl. Bizim şu demir çağında pek değer verilen altın, o zaman kolayca bulunduğu için değil, o çağda yaşayanlar “benimki, seninki” gibi lafları tanımadığı için bu adı alan yüzyıl…” Bir görüşe göre Cervantes, dünyaya Altın Çağ’da değil de Demir Çağ’da geldiğine hayıflanmaktadır. Satır aralarına her alanda yozlaşmadan duyduğu utanç sinmiştir.

İlk Rönesans, Roger Garaudy’e göre 16. yüzyılda İtalya’da değil tam aksine 13. yüzyılda Endülüs’le başlamıştır. Tüm insanlığı kurtaracak “Gerçek Rönesans” tam olmak üzereyken karanlık kafalar onu yok etmişlerdir. Ve insanlık için fırsat kaçırılmıştır. Endülüs yalnız İslam âlemi için değil bugün, terör dalgasına yakalanan Avrupa, ABD için değil, insanlığın tamamı için kaybedilmiş bir cennettir ve Granada ya da Gırnata’yı görmek Nietzsche’nin tanımıyla bence herkes için“hayatın gücünü artıran” bir deneyimdir.

Bir umut var mı hâlâ, bilmiyorum. Afrikalı Leo’nun Gırnata’da kalan çocukluğuna, Lorca’nın katledişine, Don Kişot’un isyanına; İslamiyet’in bugünkü ahvaline ve insanlığın kaybına Elhamra Sarayı’nın Adalet Kapısı’ndan çıkarken “adalet” için ağladım!

 

Ece Ataer

(Masa Dergi 4. Sayıdan)

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir