GÖZDE KURT’UN YENİ ROMANI: KÖPRÜDE DURUP BENİ ÖPMESİNİ BEKLEYECEĞİM

İlk romanı Kozanın Tereddütü’nü 2009’da yayımlayan, Ölü Çiçekler Müzesi adlı öykü kitabıyla 2011’de Yaşar Nabi Nayır Ödülleri’nde dereceye giren yazar ve çevirmen Gözde Kurt, yeni romanı Köprüde Durup Beni Öpmesini Bekleyeceğim ile uzun bir aradan sonra yazın hayatına geri döndü.

Gözde Kurt’un ikinci romanı Köprüde Durup Beni Öpmesini Bekleyeceğim hepkitap etiketiyle geçtiğimiz ay yayımlandı.

Roman erkek arkadaşı tarafından aldatılan genç bir kadının yeni bir hayat kurmak için başlattığı mücadelesini anlatıyor. Bir ayrılışın ardından başlanan yepyeni bir hayatı ve bir fotoğrafın peşinden bilmediği ülkeye gidişinin hikayesini kadınlara özgü bir güç ile anlatıyor Gözde Kurt. Romanın arayışa, umuda, ihtimallere dair samimi, insanı saran bir konusu var.

Gözde Kurt ile Köprüde Durup Beni Öpmesini Bekleyeceğim’e dair detayları konuştuk:

Kitabınız süreç boyunca karaktere kattıklarıyla tam bir yol hikâyesi. Bize yol ile olan ilişkinizden biraz bahsedebilir misiniz?

Yolda oldukça yaşıyoruz, diğer türlü duruyoruz öyle. Sürekli aynı yerde olma fikri rahatsız edici, yol bitince sıkılıyorum. Bahsettiğim yollar görünenler ve görünmeyenler. Bir yere varmak can sıkıcı oluyor, eğer ki vardığınız yer durmak istediğiniz nokta değilse. Tabii o noktaya varmadan, orada olup olmak istemeyeceğinizi bilemediğinizden, yolları gidip gidip geri dönmek, sonra yenilerine çıkmak gerek. Hayatta devridaim olmadıkça sıkıntı çıkıyor. Belki olduğu yerde mutlu olanlar vardır, benim söylediklerim onlara bir şey ifade etmez. Ben de onları pek anlamıyorum ama onlara özeniyorum. Çünkü yolda olmak aynı zamanda yorucu ve yıpratıcıdır.

Kitapta Kurtuluş semtine bir güzelleme, bir özlem var. Bu semtle sizin  de kişisel olarak bir ilişkiniz, romanda kendi hayatınızdan izler var mı?

Kurtuluş’ta doğup büyüdüm, toplamda otuz yıl orada yaşadım. İstanbul’un nasıl ki eşi benzeri yoksa Kurtuluş’un da bir semt olarak benzeri yok bana kalırsa. Özlüyorum, ama kalabalıktan kaçar oldum. Yine de bir noktada Kurtuluş’a dönecekmişim gibi hissediyorum. Orada farklı milletlerden aileler olarak aynı apartmanları paylaştık, konuşmalarımızda bir gün dahi Ermeni, Türk, Rum, Kürt gibi sözcüklerin geçtiğini hatırlamam. Birlikte Paskalya’yı da kutladık, Ramazan Bayramı’nı da… Özlemim biraz da buna. Siyaset evlere girdi ve masumiyetimizi kaybettik. Zaten Kurtuluş’ta Kurtuluşlu da kalmadı pek. Dünya böyle, değişken. Olması gerektiği gibi.

Roman ilk bakışta bir aşk ve arayış romanı olarak görülse de arka planda başkahramanının arkadaşı Kübik’in ya da sokaktaki göstericilerin vasıtasıyla siyasal, sosyal olaylara değindiğinizi görebiliyoruz. Kurguda toplumsal olayları arka plan olarak kullanmak konusunda düşünceleriniz nedir?

Aslolan kişisel hikayelerimiz, sokakta ne olursa olsun, günün sonunda kafamızın ve kalbimizin içinde olanlarla ilgiliyiz. Ama dışarıda olup biteni görmezden gelemeyiz, bırakın sokağımızda olanın, Afrika’daki açlığın bile farkındaysak, bu, hepimizin içinde aslında haksızlıklara başkaldırmak isteyen bir dürtü olduğunu gösteriyor. O noktadan sonrası tercih meselesidir. Kimi bir şeyler yapar, kimi yapmaz. Hayatın aktığı yerde hikaye vardır ve arka planda zuhur eden siyasi ve sosyal olayların tıpkı gerçekte olduğu hikayede de akması yerindedir diye düşünüyorum.

Romanda birbirini hiç tanımayan karakterlerin tesadüflerle değişen hayatlarına rastlıyoruz. Sizce tesadüfler hayatı ve kurguyu ne kadar besliyor?

Tesadüf dediğimiz şey hayatın kendi akışı. Hayatımızdaki her şey tesadüfler noktasında doğup sonlanıyor. Bir tesadüfün başlattığını, bir diğer tesadüf bitiriyor biz farkına bile varmadan. Hayatımız böylelikle şekilleniyor.  Ama buna çok da fazla kafa patlatmamak lazım. Bu sefer de tesadüflerin doğal akışına müdahale etmeye kalkışabiliriz. İnsan her şeyi kontrolü altında tutmak istiyor, oysa bir bıraksak… Kendime de söylüyorum. Her zaman kolay olmuyor elbette. Kendimizi koruyacağız diye çırpınırken, batmamak adına en güzeli “bırakmak…”

Romanı yazma sürecinizden bahsedebilir misiniz, çeşitli ritüelleriniz bulunuyor mu? Mesela kitaplarınızı ilk kim okur?

Kurşun kalemle yazmayı severim. O sesi severim belki de sadece. İlk okuyan kişi Kalem Ajans’ın kurucusu sevgili Nermin Mollaoğlu olur, kendisi beni temsil ediyor. Sonraki adımda ise yayıncı okur, arkadaşlarıma ya da aileme okutmam. Bitirdikten sonra bir yıl kadar demlenmeye bırakırım, dönüp dönüp bakarım, yazar çizerim tekrar tekrar. Yazarkenki o kendini kaybetme duygusunu yakaladığım zaman, çok da bitiresim gelmiyor. İçimden bir ses “Vakit geldi” deyince bırakıyorum kalemi.

Röportaj: Gamze İyem

Fotoğraf: Emre Kapçak

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir