Gezi Parkı: İnsanlar ve Ağaçlar

Ece Gürbüz

“Yine kimleri dikizliyorsun?” diye sordu Ihlamur ağacı, Çınar ağacına,

“Yaprakları uzatmışsın ileriye doğru.”

“Civar evlerdeki televizyonları dikizliyorum.”

“Dün gece televizyona çekildin diye, kendini görmeyi mi bekliyorsun ekranda?” diye lafa girdi, az ilerideki Söğüt.

“Ben, sen miyim! Sadece dün akşamki olayların, haberlere nasıl yansıdığını merak ettim ben.”

“Nasıl yansımış?”

“Hiç yansımamış. Sabahın erken saatlerinden beri görebildiğim tüm televizyonları takip ettim, tüm kanallarda yemek tarifleri, penguenlerin, kutup ayılarının yaşamları veya diziler gösteriliyordu. Haberler dâhil, hiçbir kanal vermedi dün gece olanları.”

“Neden acaba?”

“Neden olacak, polisin yaptığı rezaleti halk duymasın diyedir!”

“Ama haberlerde sansürlü de olsa, verilirdi.  Senin gözünden kaçmış olmasın? Arkadaşlar uyansa da keşke onlar da baksalar, görebildikleri evlerin televizyonlarına. Eminim dün geceki olayı gösteren bir kanal vardır.”

“Bütün gece gözlerini kırpmadılar, daha uyanmazlar” dedi Söğüt.

Gezi Parkı’nın ağaçları yorgundu. Bulundukları mekânda alışılmadık şey değildi protesto gösterileri, polisle çatışmalar. Ama olaylar gündüzleri çıkardı genelde. Oysa kıyamet gece kopmuştu bu sefer. Üstelik Taksim’de yaşananlar daha öncelerde yaşananlara da hiç benzemiyordu. Polisin hedefinde bu kez, hepsi henüz eğitim çağında, kızlı erkekli genç insanlar vardı yalnızca ve olay birkaç metre ilerideki Taksim Meydanı yerine, bulundukları parkın tam içinde yaşanmıştı. Polis parka sabaha karşı gelmiş, ağaç kesimini engellemek için çadırlarda uyuyan gençlerin çadırlarını yakmıştı. Can havliyle dışarı fırlayan gençler, saçlarından tutulup yerlerde sürüklenmişler, tekmelenmişler, dövülmüşlerdi. Üzerlerine fışkırtılan tazyikli su yüzünden sağa sola savrulmuşlardı. Direnenler tutuklanmıştı. Ağaçlar, kendi yaşam hakları için eylem yapan gençlere karşı sorumlu hissediyorlardı kendilerini. O gençleri ve o gençlerden yana olan herkesi korumak istiyorlardı.

“Uyanık olmakta yarar var” dedi yaşlı Çınar, “Bugün, dün gece dayak yiyen çocukların aileleri, arkadaşları, birçok insan akacak bu yana doğru. Ne olacak o zaman?”

“Bir kıyamet daha kopacak” dedi Ihlamur.

“Ben en çok şu sabah yürüyüşlerine çıkıp dallarımın altında mola veren yaşlı çift var ya, onlar için endişe ediyorum. Televizyonlar vermiyorsa, gazeteler de sansürlenmiştir, dün geceden haberleri yoktur. Keşke bugün yürüyüşe çıkmasalar” dedi Çınar.

“Dilimizi anlasalar, ne yapar eder, yaşlı adamla karısına haber uçururduk ama malum, insanoğlu pek akıllı değil, ne bizim dilimizi anlar ne kuşları ne diğer hayvanları” diye yanıtladı Ihlamur.

Söğüt, omuzlarını silkeleyince, birkaç ince yaprak uçuştu havada;

“Ben de sizi hiç anlamıyorum! İnsanoğlu dedikleriniz, arkadaşlarımızı köklerinden söktüler. Sıra bize de gelecek! Siz hâlâ bazıları için endişedesiniz! Size ne be, yaşlı adamla karısından!”

Çınar, kulağına eğildi Ihlamur’un, “Kötü huylu saçaklı! Boşuna dememişler, genç kız odalarının önüne dikilirse, kızların kısmeti kapanır, diye!”

“Anlamadım mı sanıyorsunuz, hakkımda dedikodu yaptığınızı! Ne ayıp! Hele senin yaşında bir ağaca hiç yakışmıyor…”

Söğüt’ün lafını kesti, Çınar, “Sana da bu kötülük hiç yakışmıyor” dedi, “Zarafetini gören, içini de dışın gibi sanır, oysa ruhun kaba senin!”

“Kendi belin kalın diye, benim inceliğimi kıskanıyorsun sen!”

“Ben o kalın belimi yılların birikimine, tecrübesine borçluyum. Senin gibi çıtkırıldım ve boş kafa değilim, süslü şey!”

“Kış gelince senin gibi kel kalacağıma, her dem süslü olmayı tercih ederim.” İnce uzun yapraklarını sağdan sola savurdu Söğüt.

“Sen sallayadur saçlarını bir o yana bir bu yana. Dün gece yangında az daha tutuşuyordun” dedi Ihlamur.

Gezi Parkı’nın ağaçları aralarında gevezelik ederken, Şişli’de bir evde, Azmi Beyin eşi, “Bu kadar kalın giyinme, terleyeceksin, hava güneşli bugün” diye sesleniyordu kapıdan çıkmakta olan kocasının arkasından.

“Tedbirli olmak iyidir. Üşütünce hemen bronşit oluyorum” dedi yaşlı adam.

Çok güzel bir bahar sabahıydı. İstanbul’da ağaçlar, her yıl münavebeyle dururdu çiçeğe. Bir yıl erguvanlar, sümbüller coşardı, Boğaz’ın tepeleri mosmor olurdu, ertesi yıl sıra yapraklara gelir, yeşil hâkimiyet kurardı şehirde. Bu bahar, yaprakların yılıydı. Yemyeşildi her taraf. Ana caddelerin orta refüjlerine dikilen fidanlar büyümeye başladığından beri daha da keyifli oluyordu sabah yürüyüşleri. Azmi Bey ve eşi Nesrin Hanım sabahları spor olsun diye birlikte yürürlerdi ta Taksim’e kadar. Gezi Parkı’ndan geçer, Opera Pastanesi’nde çay içer (hoş, Opera çoktan kapanmış, sadece pastanesi kalmıştı), metroyla dönerlerdi evlerine. Her ikisi de binlerce öğrenci yetiştirmiş, emekli hocalardı. Uzun çalışma yıllarının sonunda, emeklilik günlerini huzur ve keyifle yaşamayı hak etmişlerdi. Karısının işi vardı o sabah, akşama eve çağırdıkları birkaç yakın arkadaşlarına yemek pişirecekti. Bu yüzden tek başına çıktı yürüyüşe Azmi Bey. Apartmanın kapısından sokağa adım attığında, güneşi yüzünde hissedince, neşeyle gülümsedi. Bir baharı daha sağlıkla, keyifle karşılayabilmek ne güzeldi!

Tam da o sıralarda Gezi Parkı’ndaki Çınar ağacı, Söğüt’e duyurmamaya çalışarak, “İçimde çok kötü bir his var” diye fısıldıyordu Ihlamur ağacına, “Fena şeyler olacak gibi geliyor bugün.”

“Yapma yahu! Yetmedi mi günlerdir çektiğimiz. Daha dün gece yangın tehlikesi atlattık. Biber gazı kapsülleri gövdelerimize çarptı, dallarımız kırıldı, yapraklarımız döküldü. Daha ne kötülük olacak ki?”

“Sen de Söğüt gibi bencil mi oldun? İnsanlar gazlanacaklar, dövülecekler. Aralarında ölenler dahi olabilir.”

“Haklısın. Çünkü o biber gazı kapsüllerinin vallahi kurşundan farkı yok. Dün gece bir gencin gözüne geldi bir kapsül. Belki de kör olmuştur çocuk.”

“İşte ben de bu yüzden endişe ediyorum” dedi Ulu Çınar, “Kafa kafaya verip insanları korumak için neler yapabiliriz, gel düşünelim seninle.”

“Elimizden gelen tek şey, kolayca tırmansınlar da polislerden kaçsınlar diye dallarımızı eğmek…”

“Benim narin gövdem kimseyi taşıyamaz” dedi Söğüt, “Benden yapamayacağım şeyleri beklemeyin.”

“Senden bir şey bekleyen kim!” dedi Ihlamur, “Sen sadece kendini düşünürsün.”

Aralarında atışmaya devam edemedi ağaçlar, çünkü caddede bir şeyler oluyordu. Polis sirenleri, silah sesleri, haykırmalar, çığlıklar… Bir an sonra yoğun bir sis kapladı her yeri. Göz gözü görmez oldu. İnsanlar deli gibi sağa sola koşuşmaya başladılar. Biber gazının etkisinden kurtulmak için, civardaki evlere, otellere, dükkânlara sığınmaya çalışıyorlardı. Kimi nefes alamıyor, kimi hiçbir şey göremiyordu. Parkta ve yol kenarında ekili çiçekler zehirli gazın etkisiyle boyunlarını büktü, tomurcuklar açamadan soldu. Şehrin üzerine lanet yağmıştı sanki gökten.

Azmi Bey evinden çıkalı yarım saati biraz geçmişti ki, evindeki telefon çaldı. Nesrin Hanım elindeki işi bırakıp seğirtti çalan telefona, “Alo” dedi. Hattın ucunda kocasının sesini duyunca, yüzü değişti.

“Azmi! Hayrola! Ne oldu? Niye böyle sesin?”

“Gaz..lan..dım.”

“Sabah sabah ne yedin de gazlandın? Yine soğuk süt içtin değil mi, benden gizli? Ben sana buzdolabından çıkardığın sütü, ılıtmadan içme, boşuna mı diyorum! Soğuk süt gaz yapıyor.”

“Gaz..landım, gaz..lan..dım!”

“Sütten işte… Azmi, sesine ne oldu senin?”

“Nes…rin…polis… bib..er gazı..sıktı..”

“NE!”

“Hastane..deyim ben…”

“Aman Allahım! Azmi… Azmi… Alo, alo… Kimsiniz siz? Kocam nerde? Ne yaptınız ona?”

“Ben Doktor Vural, Şişli Etfal Hastanesi, Acil Servisinden arıyorum. Kocanız nefes almakta zorlandığı için konuşamıyor. Mecburen müdahale edeceğiz ama önce birkaç sorum var size…”

“Doktor Bey, kalp krizi mi geçirdi kocam? Yoksa beyin kanaması mı?”

“Hiçbiri değil ama durumu ciddi.”

“Hemen geliyorum…”

“Durun… Durun! Hanımefendi önce beni yanıtlayın. Bana genel sağlık durumuyla ilgili bilgi verin. Sürekli kullandığı ilaçlar neler, kalp sorunu, alerjileri var mıydı?”

Nesrin Hanım, kocasının aldığı ilaçları saydı, alerjik astımı olduğunu söyledi, kapattı telefonu ve o sırada açık duran televizyonda haber kanallarını taradı, neler olduğunu anlamak için. Hiçbir bilgiye rastlayamadı. Cumartesi sabahının malum programları akıyordu her kanalda. Yatak odasına koştu, eline ilk geçen eteği ve bluzu giydi, yatak odasındaki çekmecede sakladığı paraları çantasına attı, aceleden çorabını giymeyi unutarak, ayakkabılarını çıplak ayaklarına geçirdi, fırladı evden. Birkaç basamak inince, durdu, eve geri döndü, ocaktaki yemeğin altını kapatıp yeniden çıktı. Merdivenlerden inerken düşünüyordu, acaba kocası yolda düşüp başını mı vurmuştu da, polis tarafından gazlandığını zannediyordu.

Ağlamamak için kendini zor tutarak sokakta taksi arandı. Ne tuhaf, taksi kalmamıştı ortalıkta. Hastane çok uzak değildi. Hızlı hızlı yürüdü, hastaneye doğru. Acil servis ana baba günüydü. Doktorlar telaşla koşturuyor, kimseyi cevaplamaya vakit ayıramıyorlardı. Bir hastabakıcıdan, kocasına nefes alamadığı için müdahale gerektiğini, bu yüzden ameliyathaneye götürüldüğünü öğrendi. Oturacak yer yoktu, duvara yaslanmış beklerken, yanına bir delikanlı geldi. “Siz o beyaz saçlı beyin eşisiniz değil mi… Azmi Bey’in? Sizi hemşireyle konuşurken duydum da…”

“Evet” dedi şaşkınlıkla.

“Eşinizi ben getirdim hastaneye.”

“Kalp krizi mi geçirdi? Fenalaştı mı?”

“Hayır efendim. Şöyle oldu: Azmi Bey, Harbiye’ye doğru yürürken, bizim aramıza düştü. Biz de dün geceki olayı protesto için toplanmış, Taksim’e doğru yürüyorduk.” Nesrin Hanım dün gece ne oldu ki, diye sormak istedi ama önce kocasına ne olduğunu öğrenmesi gerekiyordu. Sustu, dinledi. “Yüz kişi kadardık, Başbakan İstifa, diye bağırıyorduk. Eşiniz bana niye bağırdığımızı sordu. Anlattım. Dün çadırları yakılan çocukların arasında benim de kardeşim vardı, aileler, dün geceki şiddeti protesto için burada toplanmışlardı. Tam o sırada, yüz metre kadar ileride mevzilenmiş TOMA’lardan birkaçı, bize doğru hareket etti. Hepimiz, ne olacağını bildiğimizden, kaçıştık. Amca, haydi sen de kaç, dedim ama eşiniz, hiçbir suçum yokken, suçlu gibi kaçmayı kendime yediremem, dedi ve yürümeye devam etti. Polisin attığı gaz fişeklerinin ortasında kalmasın mı! Baktım öksürüyor, önünü göremiyor, yanına koştum, montunu başına geçirdim, koluna girdim, sisin içinden çekip çıkarttım ama gözleri yanıyor, nefes alamıyordu. Göğsü parçalanıyor gibi oluyormuş. Allahtan bir taksi geçti o sırada, hemen binip buraya geldik işte. Eşinizi doktorlara teslim ettim, gidiyordum ben de… İyi oldu sizi bulmam. İçim rahat etti şimdi.”

Nesrin Hanım gencin ellerine sarılıp teşekkür etti.  Çocuk gittikten sonra, duvarın dibine çöküp sırtını duvara dayadı, kocasını beklemeye başladı.

Park’taki yaşlı Çınar da beklemekteydi, Azmi Bey’i.

“Bizim yaşlı çift gözükmedi bu sabah” dedi Ihlamur’a.

“Herhalde yollardaki polis kordonlarını görünce geri dönmüşlerdir” dedi Ihlamur. Ihlamur da Çınar gibi severdi onları. Parka gelenler arasında ağaçtan anlayan, doğa sevgisi olan ender insanlardandılar. Yaşlı adam, çiçekleri koparan çocukları uyarır, yerlere saçılmış boş içecek kutularını, sigara paketlerini toplar, çöp kutularına atardı. Karısı ellerini kirlettiği için azıcık söylenirdi ama o da adeta gözleriyle okşardı ağaçları, yeni açan her tomurcuğu fark eder; solmuş, sararmış yapraklarını temizlerdi çiçeklerin. Belki de kendileri gibi görmüş geçirmiş oldukları için seviyorlardı onları.

“Belki daha geç gelirler. Bugün gelmezlerse, yarın mutlaka gelirler” dedi Çınar.

Oysa ne o gün ne de ertesi gün, geleceklerdi. Çünkü tam da o sırada, doktorlar Nesrin Hanım’a, ellerinden geleni yaptıklarını ama Azmi Bey’in yaşlı kalbinin biber gazının şokuna dayanamadığını anlatmaya çalışıyorlardı. Nesrin Hanım anlatılanları dinlemiyordu. O doktorun ve hemşirenin yüzünü gördüğü an anlamıştı zaten. Gerisi teferruattı. “Beni kocamın yanına götürün” dedi sadece.

Kocasıyla bir süre baş başa kalmak isteyen kadına saygı gösterip Azmi Bey’i yatırdıkları sedyeyi, perdeyle ayırdıkları bir bölüme sürdüler. Nesrin Hanım, sedyenin başında durdu, çarşafı açtı, kocasının sevgili yüzüne dokundu usulca. Onlar birlikte ne darbeler görmüşlerdi. Ne arbedeler yaşamışlardı. Gençliklerinde sol fikirli oldukları için ne soruşturmalar geçirmiş, ne işkencelerden geçmişlerdi. Yetmişli yaşlarını sürerlerken, nihayet suların durulduğuna, ülkelerine demokrasinin gerçekten gelmiş olduğuna inanmak istiyorlardı. Sandıktan dini değerlere sıkı sıkıya bağlı bir partinin çıkmasına olanak sağlanabildiyse ülkelerinde, oy verdikleri parti kazanamasa da, demek demokrasi rayına oturmuştu sonunda. Sevinmişlerdi. Çabuk sevinmişler meğer! Az önce, polis durup dururken insanların üzerlerine biber gazı sıkmıştı. Biber gazıyla ölümüne sebep olmuştu kocasının. Terörist miydi kocası? Vatan haini veya düşman mıydı? Protestocu bile değildi. Günlük yürüyüşüne çıkmış yaşlı bir adamdı yalnızca.

Nesrin Hanım, dizlerinin üzerinde yere çöktü, güzel bir bahar sabahına uyanmışlardı kocasıyla birlikte. Neşeyle kahvaltı etmişlerdi. Yürüyüşe çıkmamış olsa… Savaşa gitmemiş, trafik kazası yapmamış, kansere yakalanmamış olsa değil; sadece yürüyüşe çıkmamış olsa, şimdi yaşıyor olacaktı.

Polis o gazı sıkmasa, yaşıyor olacaktı.

Hatta akşam gelecek misafirlere yemek pişirmeye kalkışmasa ve kocasıyla birlikte gitse… Kim bilir, belki de yaşıyor olacaktı.

Nesrin Hanım yeri yumrukladı. Bu nasıl bir kaderdi! Bu nasıl bir ülkeydi! Bir protesto gösterisinde, ölümle sonuçlanabilecek emirleri verenler ne biçim insanlardı? Yaşlar art arda yanaklarından kayıp taş zemine damlıyordu. Yeri döven elleri çok acıyordu ama acıyı hissetmiyordu bile. Yanına gelen hemşire, onu yerden kaldırmaya çalıştı. Tek başına beceremeyince, yardım istemek için dışarı çıkmıştı ki, korkunç bir ses duydu Nesrin Hanım. Bir kadın sesi miydi yoksa yaralı bir hayvan uluması mıydı? Şarkı söyler gibi belli bir ritimle sökülüyordu, bir kadının boğazından. Korkunç bir sesti. Zorlukla doğrulup perdenin arasına baktı. Perdenin öte yanındaki yatakta biri yatıyordu ve az önce tıpkı onun yapmış olduğu gibi, acıyla bükülmüş bir kadın, kurt gibi uluyordu yatağın başında. Kadın başını kaldırınca göz göze geldiler. İki elini birden uzattı Nesrin Hanım’a, yardım ister gibi, “Ölüyor” dedi, “Gaz kapsülünü, kurşun gibi iki kaşının ortasına yemiş. Daha on beş yaşında oğlum! Ne için ölüyor? Ne günahı var da ölüyor? Kalabalığın arasında yürüdüğü için mi ölüyor?  Liseyi bitirmedi daha, âşık olmadı, bir kızı öpmedi çocuğum benim. Bu canın hesabını kim verecek bana? Siz niye ağlıyorsunuz hanım? Torununuz mu yaralandı?”

Nesrin Hanım, çocuğunun başında çırpınan kadına, kocam öldü demeye utandı. Başını salladı hayır anlamında, sonra kocasına döndü, eğilip öptü alnından, yanaklarından, dudaklarından, çarşafını kapattı ve usulca çıktı dışarı.

Çınar ağacı bir hafta boyunca boşuna bekledi yaşlı çifti. Gelen giden olmadı.

Sonra, bir gün, sabahın çok erken bir saatinde, ta uzaktan gördü gelişini, yorgun adımlarla yürüyen yaşlı kadının. Tek başına geliyordu ve bitkin görünüyordu. Yaklaştı, Çınar’ın dallarının altında durdu, etrafına bakındı, kimsenin onu seyretmediğine emin olunca, kollarıyla sardı Çınar’ın gövdesini, başını da dayadı ve öylece kaldı. Çınar neden sonra fark etti yaşlı kadının kendine yasladığı bedeninin, sessiz hıçkırıklarla sarsıldığını. Neden ağladığını anladı. Yapraklarını gökyüzüne çevirdi, artık mekânı göklerde olan insan arkadaşına dua edermiş gibi. Nesrin Hanım, kolları ağaca sarılı dururken, biri uzanıp şefkatle başını okşadı sanki. İrkildi, yukarı doğru baktı, kocaman bir yaprak, bir el gibi saçlarına değiyordu. Gülümsedi. Kocasını kaybettiğinden beri, ikinci kez gülümsüyordu. İlk kez, buraya gelmeden önce uğradığı hastanede gülümsemişti, kocasıyla aynı anlarda hastaneye getirilen genç çocuğun ölmediğini, hâlâ komada olduğunu öğrendiğinde. Komadaysa, umut vardı. Her yeni nefes bir umuttu. Her yeni gün de öyle. Çözdü kollarını ağaçtan. Saçlarına değen yaprağı aldı, kalbinin üzerine bastırıp yürüdü. Nesrin Hanım, önlerinden geçerken Gezi Parkı’nın tüm ağaçları, ihtiram kıtası gibi saygıyla dimdik durdu. İyice uzaklaşmıştı Taksim çıkışına doğru ki, geveze Söğüt kendini tutamayıp konuştu. “Amma da zormuş dik durmak!” diyordu yanındakilere. Dik durmanın zor ama mümkün, bazen de şart olduğunu görmüş geçirmiş yaşlı ağaçlar bilirdi yalnızca sadece; birkaç da onurlu insan, neyse ki!

Ayşe Kulin
(2. Sayımızdan)

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir