Elias Canetti – Körleşme

Elias Canetti 25 Temmuz 1905’de Rusçuk’da (Bulgaristan) kökenleri İspanyol Yahudisi olan bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelir. 1912 yılında babasının ölümü üzerine Viyana’ya taşınırlar. İlk çocukluk yıllarında konuştuğu dil İspanyolca olan Canetti, anne babasının kendi aralarında konuştuğu Almancayı daha sonra ki süreçte kendi dili olarak benimser ve yazınsal hayatını bu dil üzerinden sürdürür. Kendisine gereksiz gelse de, annesinin geleceğin mesleği olarak gördüğü kimya eğitimini Viyana Üniversitesi’nde alır. Daha sonra kimya üzerine doktora yapar ama aklı edebiyattadır.

Henüz öğrenciyken yazmaya başlar. 1930’ların başlarında çevirmenlik yapar. Körleşme’yi yazmaya da bu yıllarda başlar. İlk etapta, Balzac’ın İnsanlık Komedyası’ndan esinlenerek İnsanlığın Yanılgılar Komedisi adını taşıyacak ve sekiz romandan oluşacak, bir roman dizisi yazmayı tasarlar. Canetti, kafasında oluşturduğu karakterleri en uç noktada, deliliğin sınırlarına varmış halleriyle tanımlamayı hedefler. Oluşturmayı düşündüğü karakterlerden bazıları; “Kökten Dinci”, “Savurgan”, “Koleksiyoncu”, “Hakikat Tutkunu” ve “Kitap Kurdu”dur. Kitap kurdundan başlamaya karar verir Canetti ve Prof. Kien karakterini yaratır.  Bir yıllık bir çalışmanın sonucu olan Körleşme’yi yazdığında henüz yirmi altı yaşındadır ve ne yazık ki Körleşme bu roman dizisinin ilk ve tek kitabıdır.  1931 yılında tamamlanan roman Viyana’da ancak dört yıl sonra yayınlanır. (1935) Ülkemizde ise ilk olarak Payel Yayınları tarafından, Ahmet Cemal çeviriyle 1981 yılında basılır.

Elias Canetti “İlk Kitap: Körleşme” adlı denemesinde eserinin oluşumunu şu satırlarla anlatır;

“Günün birinde dünyanın artık bundan önceki romanlarda olduğu gibi, başka bir deyişle tek bir yazarın bakış açısından yazılamayacağını düşündüm; parçalanmış bir dünya vardı artık ortada ve ancak onu bu parçalanmışlığı içerisinde sergileme yürekliliği gösterildiği takdirde, bu dünyaya ilişkin doğru bir tasarımın verilmesi de söz konusu olabilirdi. Ancak, bu, okunduğunda hiçbir şey anlaşılmayan, kaosu andıran bir kitap yazılması anlamına gelmiyordu. Tam tersine, yapılması gereken, olabildiğince tutarlı bir biçimde, olabildiğince sivri tipler, bu dünyayı oluşturan türde bireyler bulmak ve bu bireyleri farklılıkları içerisinde göstermekti. Bunun üzerine sekiz romanlık bir tasarı hazırladım… Her bir romanın ana figürü, deliliğin sınırlarına varmış bir tipti ve bu figürlerden her biri, diline ve en gizli düşüncelerine varana değin ötekilerin tümünden ayrıydı. Birinin yaşadıklarını ötekilerin yaşayabilmesi olanaksızdı. Dışardan dünyayı anlatacak sekiz projektör kurduğumu düşünüyordum. Bir yıl süreyle bu figürler üzerinde çalıştım.”

Fildişi Kulesine Çekilmiş Bir Aydın: Prof Kien

Canetti, eserini üç bölümden oluşturur.

Bunlardan ilki olan Dünyasız Bir Kafa, en son Sel Yayınları tarafından basılan kitabın tanıtım metninde “kendi fildişi kulesine çekilmiş bir aydın” olarak tanımlanan, sabah gezileri dışında evinden dışarı adım atmayan, kibirli ve ben merkezci Kien’in ev hayatını ve önce hizmetçisi sonrasında eşi olan Therese ile yakınlaşması ya da yakınlaşamamasını anlatır.

Sinolog olan Kien’in tüm tutkusu her birini ezbere bildiği kitapları ve kendini adadığı bilimdir. Bunların dışında ki her şey onun için önemsiz bir ayrıntıdan ibarettir. Dört odalı evini 25.000 kitabıyla paylaşan ve kendi kitapları dışında her şeyi hor gören, bencilliği ve egosuyla kendi küçücük dünyasının içinde varolmaya çalışan bir karakterdir Kien. Yüksekten baktığı dış dünyadan kendini soyutlar. Duygu yoksunudur. Öylesine sınırlandırmıştır ki yaşamını, evinde sadece tavanda açtırdığı pencereler bulunur. Çocukları, hayvanları ve özellikle kadınları sevmez. Kitaplar konusunda da çok seçicidir. Her sabah sadece kitapçı dükkanlarını gezmek için yaptığı kısa yolculuklarda vitrinlerde gördüğü kitapları da beğenmez. Romanlar onun için yasaklanması gereken kitaplar arasındadır. Roman okumak ona göre ruhu zenginleştirmez, sadece empati kurmaya yarar. Empati kurmak ise en üstün kişilikleri bile bozan bir eylem biçimidir. Bunu savunur kendine insansız bir dünya yaratmaya çalışan Profesörümüz.

Therese, hizmetçi olarak girdiği evde, Kien’in takıntılarını, tutkularını öğrenip, tüm açıkgözlülüğüyle Kien’i elde etmeye çalışan, uyanık, baskıcı, en az Kien kadar bencil ve en az Kien kadar uç bir karakterdir. 8 yıl süren azminin sonucunda, kitaplarına iyi davranarak aşka, evliliğe inanmayan, kadınlardan nefret eden Kien’i kandırmayı başarır. Her daim ütülü, kolalı mavi eteğiyle ortalıklarda bir Afrodit edasıyla dolaşan Therese, baskıcı, faşist bir devleti temsil eder. Gücünü son noktasına kadar kullanır Kien’in üzerinde. Kien’e göre;

“Therese, binlerce elin kirlettiği bir bozuk paraydı. Therese, okuma yazma bilmez birinin ağzına yaraşır bir sözcüktü. Therese, insanın ruhu üzerine çöken bir ağırlıktı. Therese, çılgınlığın somutlaşmış, bir insan bedeni haline gelmiş biçimiydi.”

Kien’in en çok korktuğu şey kör olmaktır. Çocukluktan kalan bir korkusudur bu onun. Ölesiye korkar körlükten. Therese ile evlendikten sonra ise kendini bilerek isteyerek körlüğün içine atar. Gözlerini kapatarak içine daldığı suni bir körlüktür bu Kien için. Kör olmak yetmeyince, kulaklarını tıkamayı dener. Bu da yetmez kurtuluşu için ve taşlaşır.

“Kurtuluş, hiçbir yerde yoktu; her şey yıkımdı; insan nereye saklanırsa saklansın, düşmanlar bulup çıkarıyorlardı; hayranlık duyulan uygarlıklar, haydutların, boş kafalı barbarların eliyle iskambil kâğıtlarından yapılma evler gibi yıkılıveriyordu. Bu noktaya vardığında, Kien taşlaştı.”

Oysa gözleri görmesine rağmen, düşünceleri kördür Kien’in. Kulakları sağlam olmasına rağmen, dış dünya da olup bitenlerden habersizdir. Hareket eder ama duyguları taşlaşmıştır çoktan. Kendi bunun farkında olmasa da Kien bu dünyanın içinde körleşen, taşlayan milyonlardan biridir sadece.

Kitabın ikinci bölümünü oluşturan Kafasız Bir Dünya’da, evden kovulan Kien’in, tanımadığı bir dünyaya adım atması, gerçekliğin içinde bocalaması, küçük gördüğü insanların eline düşüp, savrulması konu edilir. Yeni bir karakter girer bu bölümde devreye, hem kambur hem de cüce olan Fischerle.

Fischerle, kitabın en uyanık karakteridir. Para kazanabilmek için her yolu dener. Kendine göre namusuyla! kazandığı paralarla Amerika’ya gitmenin hayalini kurar. Tutkusu, satranç şampiyonu olmak ve herkes tarafından alkışlanmaktır. Kien ile Fischerle’nin yolu kesiştiğinde, Kien’in insan tanımazlığı daha da belirginleşir. Her söylenene inanır. Sadece bir iki cümleyle kendini ele veren Kien, hiçbir zaman beğenmediği, ilişki kurmak istemediği, hakir gördüğü insanların elinde oyuncak olur.

Kafadaki Dünya başlığını taşıyan üçüncü bölümde ise, Peter Kien’in, önce kadın doktoru olan, daha sonra psikiyatriye yönelen kardeşi Georges devreye girer. Georges, Peter ile tamamen zıt karakterdedir. Peter’in yargısız infazlarına karşı, Georges yargılamadan anlamaya çalışır, Bilgiden yana duyguyu, sosyapatlığa karşı sosyalliği savunur. Hayatı, kadınları ve en çok da delileri sever. Delilerin dünyasında yaşamaktan mutludur.

Canetti Georges’u; “Delilerin olağanüstülüğüne duyduğu hayranlık nedeniyle -delileri, kendi arkadaşının yakınları olarak tasarımlıyordu- ve onlardan ders almak, hiçbirini iyileştirmeye de kalkışmamak konusunda kesin kararlı olarak ruh doktorluğu alanına geçti.” diyerek tanımlar ve “Eğer salt düşünce düzeyinde sürdürülebilen bir yaşam varsa böyle bir yaşamı sürdürebilen tek insan şu karşınızda gördüğünüz delidir!” der Georges.

Georges kitabın en normal karakteri gibi gözükse de, onunda deliler ordusu kurmak ve bu ordunun başına geçmek gibi bir hayali vardır.

“Belki ünüm, kliniğin büyümesine yol açar. Hasta sayısı zamanla iki bine, sonra on bine dek yükselir. Tüm ülkelerden buraya yapılan hac gezileri, mutluluğumu tamamlar. Otuz yıla değin bir dünya cumhuriyeti kurulması olasılığı uzak değil. Beni delilerin başına halk komiseri atarlar. Yeryüzünün tüm oturulan bölgelerini dolaşırım. Artık işe yaramaz ruhlardan oluşma milyonluk bir orduyu denetlerim. Geri zekâlıları sola, ileri zekâlıları sağa ayırırım. Sonra olağanüstü yetenekte hayvanlar için deneme kurumları oluştururum. Deli hayvanlar insan olmak üzere yetiştirilir. İyileşen delileri ordumdan küfürlerle kovarım.”

Kitabın üçüncü ve son bölümü olan bu bölümde Kien ve Georges’un konuşmaları esere son noktayı koyar.  Canetti’nin, kendisinin yerine Georges’u konuşturduğu, Georges’un konuşmalarına kendi düşüncelerini kattığı söylenir. Georges, Canetti’nin kendi kardeşinin ismini ve mesleğini taşıdığı için, Peter ve Georges konuşmaları daha da bir önem kazanır.

Genel yapı itibariyle kimsenin kimseyi anlamadığı, her bireyin kendi iç dünyasında kaybolduğu, bireyselleşirken körleşen bir toplumun aktarıldığı karabasan niteliğinde, bazı bölümlerinde Canetti’nin yaşanmışlıklarının bir nevi yansıması olan bir eser Körleşme.

Sakin sakin, hazmede hazmede, bir kere okunup tozlu raflar arasına saklanacak değil, tekrar tekrar okunması gereken bir eser.

Canetti’nin tek romanı olan Körleşme dışında bir çok eseri bulunuyor. Bunlardan en çok ses getireni “Kitle ve İktidar” okuma listemde. Türkçeye çevrilen diğer kitapları arasında, otobiyografik özellikler taşıyan, Kurtarılmış Dil, Kulaktaki Meşale ve Gözlerin Oyunu ile İnsanın Taşrası, Saatin Gizli Yüreği, Edebiyatçılar Üzerine, Ölüm Üzerine, Hayvanlar Üzerine, Marakeş’te Sesler, Öbür Dava, Kafka’nın Felice’ye Mektupları Üzerine ve Sözcüklerin Bilinci bulunmaktadır.

Güzel kitaplarda buluşmak üzere, keyifli okumalarınız olsun…

 

Buket Özsanat

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir