Düş İçinde Bir Düş: Edgar Allan Poe

 

“Merhaba;
Ben Edgar Allan Poe
Siz her cümlelerime uğradığınızda, sığlığınızın hıncını alıp bir kâbus gibi çökeceğim üzerinize.
Derinliğimin göğü kararırken
Nefesinizi tutacak,  gittikçe soğuyan bir dibe çökeceksiniz.”

Poe’ya dikkatle baktığınız oldu mu hiç? Korku ile bezmişlik karması bakışlarının mıhlandığı portresi dikkatinizi çekti mi? Kadrajdan taşan, gülümsemesi eğreti bu ‘rahatsız’ yüzün sebebi ne olabilir? Tepesinden inmeyen kuzgun muydu acaba mutluluğunu çalan, yoksa kuyudaki sarkaç mıydı hayat ışığını dibe çeken?

Kim bilir?

Onun adı Edgar Allan Poe… Çok bilinmeyenli bir denklem, cevabı zor bir bilmece.

“Yüz kalbin aynasıdır” sözünün resmedildiği bu yüz, hayatından ve kafasında yaşadıklarından başka merakımızı giderecek bir emare bırakmaz. Zira fazla da yaşamaz. Talihsizliklerle dolu bir hayat, sırlı bir ölüm…

ABD’li gotik edebiyatın öncüsü Edgar Allan Poe 1809’da doğar. Bebekken bırakmış bir baba, erkenden ölmüş bir anne ile hayata yenik başlar. Adını aldığı John Allan tarafından bakıma alınır ama hiç sevilmez. Varlıklı bu sahte aile, kahramanımızın cebini doldururken ruhunu boşaltır.

Allan Ailesi ile gittiği İngiltere’de özel okullarda okur Poe. Öğrenciyken başladığı içki ve kumar hayatını kötü etkilemeye, babasıyla arasının açılmasına neden olur. Yazmaya düşkünlüğü de John Allan tarafından kabul görmez. Yaşadığı bu çatışmalar, baba figürü olarak eserlerinde de karşımıza çıkar. Ailesiyle birlikte Virginia’ya geri döner ve ayrıldığı gençlik aşkı Sarah Elmira Royster’ın evlendiğini öğrenir.

İlk şiir denemelerini topladığı Timurlenk ve Başka Şiirler (Tamerlane and Other Poems) adlı kitabını “Bir Boston’lı” imzasıyla 1827’de yayınlar fakat bu kitap hiç dikkat çekmez. Askeriyeye girmeye karar verir. Zira kumar ve alkol alışkanlığı John Allan’la olmayan arasını iyice bozar ve beş parasız kalır. Ancak verilen emirlere karşı geldiğinden askeri okuldan da uzaklaştırılır.

Metzengerstein ile hikâye türüne kayan Poe, hâlâ yeterince dikkat çekemez. Ta ki 1833 yılında Baltimore Saturday Visiter gazetesinin düzenlediği yarışmada Şişede Bulunan Not (MS. Found in a Bottle) ile birinciliği kazanana kadar… Sonrasında çeşitli dergilerde editörlüğe başlar. 1836 yılında da Kuzeni Virginia Eliza Clemm ile evlenir. Yaptığı bu evlilik, şiirlerine ve öykülerine yansıyan en önemli hezeyanlardan biri olur.

1841’de yayınlanan Morgue Sokağı Cinayeti (The Murders in the Rue Morgue), Poe’nun “muhakeme öyküsü” dediği polisiye öykülerinin en meşhurudur ve ilk modern polisiye öyküsü sayılır. Öyküdeki C. Auguste Dupin karakterinin Sherlock Holmes’un yaratılmasındaki payı büyüktür.

Kale başından ayrılmayan yazarların saklambacında çamlak çömlek patlatan bir dahidir Poe. Alkole olan düşkünlüğü ve sivri dilli kaleminden dolayı yazdığı dergiden uzaklaştırılır. Üstlendiği eleştirmenlik görevinde hicvi sevip lafını sakınmaması düşman edinmesine ve edebiyat dünyasından dışlanmasına neden olur. Poe’nun ‘sorunu’ da aslında budur. Arkadaşlarının ortak kanaatlerine bakıldığında o, kılı kırk yararak yazan, genel okur seviyesinin çok üzerindeki üslubu yüzünden kendisine ödeme yapılamayan, anlaşılamayan, acayip bir yazardır. Şiir ve kısa öykü yazmayı tercih etmesinin nedeni biraz da budur. Uzun şeyler yazsa, gazete ve dergilerin kabul etmeyeceğini düşünür. Adı Nantucketlı Arthur Gordon Pym’in Öyküsü (The Narrative of Arthur Gordon Pym of Nantucket) olan tamamlanmamış bir romanı vardır.

Edindiği düşmanlarından biri, kendisi gibi yazar olan Rufus Griswold’dür. Poe’yu karalamaya çalışır ve öldükten sonra bile iftira niteliğinde biyografisini yazar. Onu, “Kıpır kıpır dudaklarıyla anlaşılmaz küfürler savurarak veya gözlerini havaya dikip hararetli dualar okuyarak deli gibi, efkâr içinde yürürdü sokaklarda… Ve bütün gece sırılsıklam giysilerle, kolları çılgınca rüzgârı ve yağmuru döverek böyle bir zamanda sanki ancak cennetten çağırabileceği ruhlarla – yakınındaki kapılarında huzursuz ruhunun, zayıf bünyesinin kendisini mahkûm ettiği hastalıkları unutmaya çalıştığı cennetten çağırdığı ruhlarla- konuşurdu” sözleriyle niteler.

Poe’nun öykülerinde, imgelemiyle yükselip mantığıyla geri çekilen kocaman bir dalga vardır. Kahramanları aklın sınırında gezinerek, delirmek ile aklı başında kalmak arasında zikzaklar çizer.  Yarattığı dünya, hayatta kalmaya çalışmaktan ve kâbuslarla uğraşmaktan yorulmuş bir keşişin sanrılarıyla doludur. Yaşarken kıymeti hiç bilinmemiş, ezilmiş dışlanmış Poe, tüm hayalperestlerin babasıdır.

Poe da yarattığı kahramanlar gibi bu dünyaya ait değil gibidir aslında. Hayal dünyası bu dünyaya fazla gelmiştir ve onun tek gerçekliği düştür. Fotoğrafları olmasa bu dünyaya ait olduğuna inanmak zor olabilirdi. Kaldı ki Rufus Griswold,  karalamaya çalışırken, ‘Poe diye birinin aslında hiç var olmadığını’ iddia etmiştir.

Gerçek dünya Poe için, kuyunun içindeki sarkaç kadar hain ve ürkütücüdür.

Düşler ülkesinin madalyonu…

Bir sağa… Bir sola…

Bu salınım Poe’yu her defasında transa geçirir…

kırılan dalgaların dövdüğü bir kıyının
haykırışları içinde duruyorum:
ve altın kum taneleri
tutuyorum avucumda-
ne kadar az! ama nasıl da
süzülüyorlar parmaklarımın arasından derinlerine
ben ağlarken – ben ağlarken!
ah tanrım! daha sıkı
tutamaz mıyım onları?
ah tanrım! tekini bile kurtaramaz mıyım acımasız
dalgadan?
bir düşün içinde bir düş mü
bütün gördüğümüz ve göründüğümüz?

“İnsan insanın kurdudur” sözünü mutluluğu kemirilerek tecrübe eder Poe. Yaşama zorundalığı, ayak sürüyerek geçtiği delirme yollarının ardından bir nevi cezadır. İnsanların onu hiç anlamamış ve küçük görmüş olmaları Karga’nın kindarlığı ve intikam düşkünlüğüyle birleşir adeta. Poe için dünya üzerindeki tek kuş Karga’dır. Derken, onu meşhur eden Kuzgun (The Raven) gelip omzuna konar. Kuzgun konuşur, o yazar… İçinde yaşadığı ne kadar çelişki varsa kuşa sorar ama cevap “Hiçbir zaman” gelmez.

Gururlu, sert havasına kara kuşun alışınca,

Hiçbir belirti kalmadı o hazin şaşkınlığımdan;

“Gerçi yolunmuş sorgucun” dedim, “ama korkmuyorsun

Gelmekten, kocamış Kuzgun, Gecelerin kıyısından;

Söyle, nasıl çağırırlar seni Ölüm kıyısından?”

Dedi Kuzgun: “Hiçbir zaman.”

Ve eşi Virginia Eliza Clemm ölür. Poe da eşinin öldüğü yıl kendine gelemez ve tüm yılı ağır bir hasta olarak geçirir. Ölen karısı ve üvey annesiyle ruhunun arka bahçesi çiriş otu (ölüm sembolü) ile dolar. “Güzel bir kadının ölümünden daha şiirsel hiçbir şey yoktur.” demiştir. Ve onun için hayattaki en büyük trajedi bir kadının ölmesidir.

Düşe düşmeye bağımlı biri olarak kendini bıraktığı boşluklarda ne gördüyse ruhundan sızıp kâğıda o dökülmüştür. Onun için en kalabalık yer hayal topluluğu, en güzel yer hayal sarayının tahtıdır. Aşk ise hem büyüyen hem de ölüme göz kırpan bir şizofrendir. Aşklarının başını gövdesinden ayıran cellât, yine ölüm olmuştur. Eserlerinde kara romantizm adı verilen akımın izleri sürülür.

Poe’ya göre insan, ya ölerek, ya delirerek ya da aklı çıkmışlığın dayanılmaz farkındalığıyla yaşamak zorunda bırakılarak er geç cezalandırılır. Sonu ters köşe biten öyküleri de vardır ama yarattığı kahraman ruhen çoktan ölmüştür.

Edgar Allan Poe’ya göre sanatta anlam gizli tutulmalıydı. Görünenin altında, herkesin göremeyeceği bir ırmak akmalıydı. Özgünlükten hoşlanır ve kelime oyunlarıyla kinaye yapmayı sever. İroni de en sevdikleri arasındadır ki ölümü de yaşamı da bir oyun kabul eder. Morella’sında ölümsüzlüğe göz kırpmış, Kuyu ve Sarkaç (The Pit and the Pendulum)’ta akıl ve mantığın kurtuluş olabileceğinin üzerinde durmuştur.

“Sarhoş, yoksul, ezik, dışlanmış Edgar Allan Poe, dingin ve erdemli Goethe’den ya da Walter Scott’dan çok daha fazla hoşuma gidiyor. O ve onun gibi özel yapıdaki adamlar için şöyle diyeceğim: bizler adına acı çektiler”

Charles Baudelaire

Yazdığı Yazmanın Felsefesi (The Philosophy of Composition) adlı denemesi Baudelaire ve Mallarme’nin dikkatini çeker. Böylece Poe, bir anda gerçeküstücülerin gözdesi olur ve Fransa’daki ünü ABD’dekini geçer. Uzun yıllar Poe’nun eserlerini çeviren Charles Baudelaire, Poe’yu taklit etmekle suçlanır; Poe’yu kendisine çok benzediği için sabırla çevirdiğini ve ona hayran olduğunu dile getirir. Baudelaire’in Fransızca çevirileri gelmiş geçmiş en iyi çeviri olarak kabul edilir.

Edgar Allan Poe, kozmoloji üzerine görüşlerini Eureka adlı eserinde bir araya getirir. Bu görüşlerinde “Büyük Patlama – Big Bang” ve “Kara Delikler” ile ilgili önermelerine yer verir. Yaşadığımız yüzyılda keşfedilen Samanyolu’nun bir galaksi olduğunu ileri sürer. “Uzayla zaman aynı şeydir” der. Einstein’ın sahneye çıkmasıyla doğrulanan bu savları bir kâhinin ağzından dökülüyor gibidir. Ama o dönemlerde bu görüşleri zırvalık olarak görülür ve bir deli saçmasından öteye gidemez. Eureka’sını “Bu kitabı, düşlerin tek gerçeklik olduğuna inananlara adıyorum!” sözleriyle tüm düşçülere adar.

Zamanında kıymeti bilinmese de günümüze bakıldığında anlaşılıyor ki Poe, modern edebiyat kuramıyla öncü olmuştur. 19. yüzyıl sonu, 20. yüzyıl başındaki şairlerin esin kaynağıdır. Romantizmi gizemle harmanlamış, dünya edebiyatına farklı bir bakış açısı getirmiştir. O zamanlar üçüncü sınıf edebiyat sayılan fantastik, gotik ve polisiyenin fikir babası Poe’dur. Dehşet, korku, pişmanlık gibi duygu dehlizlerini işlemek isteyen tüm yazarlar ondan nasiplenmiştir. Ve kısa öykü Poe’dan sonra bugünkü halini almıştır.

Ölmeden önce konferanslar vermeye devam eden Poe, kendisi gibi dul kalan gençlik aşkı Sarah Elmira Royster ile nişanlanır. Ve 7 Ekim 1849’da hayata gözlerini yumar.

Ölüm sebebi tam bir muammadır. Kendisine ait olmayan kıyafetlerle sayıklarken bulunduğunu ve hastaneye kaldırıldığını öne sürenler de var, içerken barda fenalaştığını söyleyenler de. Beynindeki bir tümörden dolayı alkolün çok çabuk çarptığı ve çıldırma nöbetleri geçirdiği de diğer söylentiler arasındadır. Hastane kayıtlarının kayıp olduğu ise bir gerçektir.

“Bir gün işte bu yüzden göze geldi,

O deniz ülkesinde,

Üşüdü rüzgârından bir bulutunGüzelim Annabel Lee;Götürdüler el üstündeKoyup gittiler beni,Mezarı ordadır şimdi,O deniz ülkesinde.” 

En meşhur şiiri Annabel Lee, Poe ölmeden önce satılıp, öldükten sonra basılır.

Ölürken, Tanrım, zavallı ruhuma yardım et” dediği iddia edilir. Hayatı boyunca yalnız bırakılan Poe’nun cenazesinde de 4 kişiden başka kimsenin olmadığı söylenir.

Mezar taşında da tepesinden hiç inmeyen kuşun sözleri:

Dedi Kuzgun: Hiçbir Zaman!

Zeynep Sevde Yengi

Çizim: Birol Demircan

(Masa Dergi 2. Sayıdan)

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir