İki Şair Arasında Bir Kadın Ressam: Celile Hikmet

Celile Hikmet - Nazım Hikmet

Yollarda kalan gözlerimin nûrunu yordum.
Kimdir o, nasıldır diye rüzgârlara sordum,
Hulyâmı tutan bir büyü var onda diyordum.
Gördüm: Dişi bir parsın elâ gözleri vardı.

Yahya Kemal Beyatlı

Bir dedesi Konstantin Borzecki, Polonya’nın işgali ile başlayan ayaklanmaya katıldıktan sonra on üç yaşında ülkesinden Osmanlı’ya sığınıp Mustafa Celaleddin ismini alır. Diğer dedesi Ludwig Karl Friedrich Detroit, on iki yaşında Almanya’da büyüdüğü yetimhaneden kaçıp Hamburg’da bir gemide miço olarak çalışarak bir ilkbahar günü İstanbul’a giriş yapar. Gemi, Kız Kulesi yakınlarından geçerken Karl denize atlar ve yakalanarak Osmanlı’nın önde gelen devlet adamlarından Mehmed Ali Paşa’nın yanına götürülür. Mehmed Ali Paşa çocuğu öyle sever ki, Almanların geri istemelerine karşın çocuğu göndermek istemez ve “artık benim oğlumsun” diyerek ona Mehmed Ali ismini verir. Mustafa Celaleddin Paşa’nın oğlu Hasan Enver Paşa ile Mehmed Ali Paşa’nın kızı Leyla Hanım’ın evliliklerinden doğar ilk Türk kadın ressamlarımızdan olan Celile.

Sultan II. Abdülhamid’in yaveri olan babası Enver Paşa’nın saraya yakınlığı sayesinde saray ressamı Fausto Zonaro’dan resim dersleri alır. Ailesinin sanat merakı ile de gün geçtikçe adından söz ettirecek kıvama gelir. Döneminin diğer kadın ressamları gibi portre çalışır önce. Eserlerinde nü kadın teması üzerinde yoğunlaştığı görülür.

“Üretken bir sanatçı olması dolayısıyla çok sayıda resim üreten Celile Hanım, bunların çoğunu etrafındakilere seve seve dağıtır. Bu yüzden aile çevresi dışında da çok sayıda resmi bulunmaktadır. Özellikle hamam resimlerine çok sayıda talep gelir. Ancak, hamam resimlerini verirken bir koşul öne sürer Celile Hanım: “Bunu yatak odasına değil salona asın lütfen”.

(Murat Germen, Celile Hanım, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2001, s.102)

Resimleriyle olduğu kadar güzelliği ile de İstanbul sosyetesinin gözdesi haline gelir Celile. 1900 yılında Osmanlı’nın meşhur valilerinden Nazım Paşa’nın oğlu Hikmet Bey ile evlenerek Celile Hikmet adını taşır. Bu evliliğin ilk senesinde Selanik’te doğar Nâzım… Dört sene sonra ise ikinci çocukları İbrahim Ali dünyaya gelir fakat fazla yaşayamadan kuşpalazından hayatını kaybeder. Hikmet Bey’in işi sebebiyle taşındıkları Halep’te Samiye adını verdikleri bir kız çocukları olur. Aradan geçen on altı yıl yıpratır ilişkilerini. Bahtı, güzelliği kadar açık değildir Celile’nin. Huzursuz ve çalkantılı olan evliliğini önce kafasında sonra fiilen bitirir tüm cesareti, özgüveni ve özgürlüğe olan düşkünlüğüyle.

Hikmet Bey’den ayrılmak üzere olduğu vakitlerdir… Yahya Kemal genç, yakışıklı ve dönemin saygın şairlerindendir. Bahriye Mektebi’nde aralarında Nâzım Hikmet ve Necip Fazıl’ın da bulunduğu bir grubun şiir hocalığını yapmaktadır. Celile Hanım’ın evine, Nâzım’a ders vermek üzere gidip gelmeye de başlar. Derslerden sonra sanat üzerine uzun konuşmalar yaparlar Celile Hanım’la. Derken, imkânsız bir aşkın tohumları ekilir. Evli, iki çocuk annesi ressam Celile ve ondan yaşça küçük, şair Yahya Kemal. Celile Hanım gönlünü çoktan kaptırmıştır. Zaten geçimsizlikler yaşadığı evliliğini daha fazla uzatmaz ve boşanma kararı ile bir adım daha atar Yahya Kemal’e. Yahya Kemal ise deliler gibi âşık olmasına rağmen hayatı boyunca evlilikten korkmuş bir adamdır. Bu korkusunun Nâzım’la olan münasebetiyle ilgisi vardır elbette…

Annesi ile hocası arasındaki etkileşimin farkına vardığında on beşindedir Nâzım. Annesinin babasından boşanma sebebi olarak görür Yahya Kemal’i. O yaşta bir genç için başka bir adamı, üstelik hocası olarak evine gelen bir adamı kabullenmesi güçtür. Kıskanır ve öfke duyar. Gün geçtikçe bu aşkın dedikoduları ayyuka çıkar. Nâzım’ın da Yahya Kemal’in de kulağına dolar dedikodular. Yahya Kemal geri adım atar, bir süre Nâzım’a görünmemeye, Bahriye Mektebi’ne gitmemeye çalışır. Ruh sağlığı bozulur. Ara verdiği okuluna geri dönen Yahya Kemal bu defa başka bir tepkiyle karşılaşır: “Hocam, kibrit suyu içerek intihara kalkıştığınızı duyduk… Sınıfın bu durumdan duyduğu derin üzüntüyü size söylemek isterim…” Necip Fazıl, hocasına sarf ettiği bu sözler sebebiyle kodes adı verilen tahta dolabın içinde cezaya gönderilir.

Artık Nâzım da dayanamaz ve bir not sıkıştırır hocasının cebine:

“Muallimim olarak girdiğiniz bu eve, babam olarak giremezsiniz.”

Vazgeçemez Celile’den fakat adım da atmaz. Oysa Celile bütün dedikodulara “evet” diyecek kadar korkusuzdur. Yahya Kemal ile evlenmek ister ve bunu dile de getirir, Yahya Kemal’in dostu Yakup Kadri’ye “bu kadar dile gelmiş bir kadınla ben nasıl evlenebilirim, sonra herkes bana ne der” dediğini bilmeden. Kendinden bile sakınırcasına sever oysa Celile’yi, delicesine kıskanır.

Berlin sefiri Hakkı Paşa. Celile’nin uzaktan akrabası. Çapkın bir sefir olan Hakkı Paşa her gelişinde İstanbul’un en güzel kadınlarının davet edildiği suareler düzenlemektedir. Yahya Kemal, Celile’sinden bu davetlere katılmaması hususunda söz alır, öyle kıskanır sevdiği kadını. Ada Oteli’nde oturduğu bir gün, yan masasında oturanların Hakkı Paşa’nın İstanbul’da olmasından ve Nişantaşı’nda düzenleyeceği suareden bahsettiklerini duyar, beyninden vurulmuşa döner. Yazları adadaki evinde, Sonbaharla beraber de Nişantaşı’ndaki evinde olurdu Celile. Sert bir lodos esmektedir ve son vapur çoktan gitmiştir. Maltepe’ye geçmek için bir sandal aramaya koyulur, hiçbir sandalcı yanaşmaz sert esen lodosta yol almaya. Çok miktarda parayla neyse ki ikna eder bir sandalcıyı. Açılırlar, lodos daha da kuvvetlenir, sandalcı söylenmeye başlar… Yahya Kemal ise sevdiği kadının o geceye katılma ihtimalini düşünüp lodosla kıskançlığını alevlendiriyordu.

“Sırılsıklam Maltepe’ye gelebildik. Hemen bir kahvehaneye gidip, araba bulmaya çalıştım. Yoktu… Bunun üzerine Maltepe’den Bostancı’ya yürümeye karar verdim. Tren yoluna çıkarak koşmaya başladım. Maltepe-Bostancı arasının bu kadar uzun olduğunu o zamana kadar fark etmemiştim.”

***

Kan ter içinde Bostancı’ya geldim. Vakit hayli geçti. Karakola gittim. ‘Bana bir araba bulunuz hastam var’ dedim. Aradılar taradılar birini buldular. Yine bir sürü para verdim. Arabayla yola koyuldum. Kadıköy, oradan Üsküdar… Karşıya geçtim. Doğru Nişantaşı! Sevgilimin oturduğu apartmanın kapıcısı ahbabımdı. Penceresini vurarak onu uyandırdım. ‘Benimki evde mi’ diye sordum? Adam halime bakıp şaşırdı: ‘Evde, bu akşam çıkmadı!’ dedi, ‘Ne diyorsun’ diye bağırdım. Bütün kat ettiğim mesafe sanki başıma yıkılmıştı. Eve kaçta geldiğini araştırttım. Sözüne inanamıyordum. ‘Çık bir bak! Evde mi?’ diye adamı zorladım. Adam çarnaçar çıktı. Bir münasebetle hizmetçisine sormuş “Uyuyor!” demiş. Geldi haber verdi. Sanki dünyalar benim oldu…

Apartmanın karşısında bir arabacı meyhanesi vardı. Orada sabaha kadar içtim… Sabahleyin, doğru eve çıktım. Benim halim berbat. Toz toprak içinde olduğumu görünce şaşırdı ve hemen anladı… Sarmaş dolaş olduk…”

(Emre Sarı, Türk Sanat Müziğinde Bestelerin Hikayeleri, Nokta EBook, 2016, s.83)

Bir mektup yazar Celile sevdiği adama o geceden sonra; kırılmıştır:

“Bugün Pazar belki gelirsin diye üç vapurunu pencerede bekledim. Gelmedin mahzun oldum. Verdiğin konferansa gelmedim, kalabalıktır memnun olmazsın diye, fakat hep aklım sende idi. Çok çok göreceğim geldi. Beni niye aramadın. Sana gücendim canımın içi, pek göreceğim geldi. Ben o günden beri yani Salı gününden beri evdeyim, dikiş dikiyorum. Evimiz için çalışıyorum. 

Sen ne yapıyorsun benim artık tahammüle sabra mecalim kalmadı. Nikah için annem seni görmek istiyor. Behice Hanım’a gidecek seni bulduracak. Sen ne zaman ararsan evde bulunursun zannediyor. Bize sen gel, mektubumu alır almaz bize gel.

Benim nikah muamelem oldu. Şimdi senin şer’i bir men’in yoktur diye bir kağıt istermiş. Annem sana söyler. Bir kere nikah olsa bize misafir gelirsin, oturur konuşuruz. Odamız sıcacık soğuklar oldukça hep seni düşünüyorum. Sana arzu ettiğin gibi ne zaman yuva yapacağım. Canımın içi pek göreceğim geldi hemen gel. Binlerce güzel gözlerinden öperim. Karıcığın Celile”

Hayallerini kurduğu evlilik gerçekleşmez Celile Hanım’ın. Yahya Kemal hep kaçar. Ve bir veda mektubu gelir Celile Hanım’a evlilik teklifinden ziyade. Güçlü kadındır. Paris’e gidip resim üzerine eğitimler alır, resme odaklanır. Celile Hanım’ın gemiyle uzaklaşışını çaresizlikle izleyen Yahya Kemal, ölüm üzerine yazdığı sanılan şu dizeleri kaleme alır:

“Artık demir almak günü gelmişse zamandan,
Meçhule giden bir gemi kalkar bu limandan.

Hiç yolcusu yokmuş gibi sessizce alır yol;
Sallanmaz o kalkışta ne mendil ne de bir kol.”

Aradan yıllar geçer, İstanbul’a geri döner Celile Hanım. Nâzım büyük bir şair olmuş ve görüşleri sebebiyle tutukludur. Yaşlanmıştır Celile artık, dillere destan olan güzelliğinden geriye artık iyi göremeyen ela gözleri kalmıştır… Oğlu Nâzım açlık grevine başlar ve en büyük desteği Celile Hanım verir. Galata Köprüsü üzerinde yaptığı pankartlı eylem İstanbul’da büyük ses getirir:

“Haksız yere mahkum edilen oğlum açlık grevindedir. Ben de ölmek istiyorum. Gece gündüz oruçluyum. Bizi kurtarmak isteyenler bu deftere adreslerini yazarak imzalasınlar.” 

Rivayete göre o sırada Yahya Kemal de Galata Köprüsü üzerinden geçmektedir,  görür ve yanaşmaz, imzasını vermez, hızla uzaklaşır. Yahya Kemal’in ölümünün ardından evrakları arasından kurumuş bir çiçek ve bir not çıkar:

“Aşkından vazgeçemediğim kadının, o veda gecesi nadide göğsünden aldığım çiçektir…”

Yazılmış ve yaşanmış bir şiirdir Celile Hikmet.

Bozulan gözlerine inat, üç gözlüğünü üst üste takıp resimler çizen bir ressamdır.

Deliler gibi sevdiği adamın vedası ardında güçlü kalan kadındır.

Hapishanelerde açlık grevi yapan oğluyla aç kalan annedir.

Kadındır, annedir, şiirdir ve ilk Türk kadın ressamlardan biridir Celile Hikmet.

Şeydanur Kantoğlu
(4. Sayımızdan)

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir