Bir dostun istirhamı

Ahmet Uzun

I

Kıymetli Dedeciğim,

Epeydir biriktirdiğim özlem ve sevgi ile yazacağım bu satırların, iç yakmadan, kederli ellerini titretmeden okunmasını dilerim. Birkaç parça itirafın, insanın ruhunda bin yıldır su değmemiş yere yağan bir yağmur tanesi gibi hissettireceğini biliyorum. Cennetin postacısını çocukluğumdan bu yana çok merak ediyorum; seni bizim yerimize göreceği için, çok şanslı olmalı. Adresine, kitaplarda daha önceden Kevser Nehri olarak anlattıkları yeri yazıyorum. Umarım taşıma ücretini senden istemezler. Anlatacak o kadar çok şey var ki, hangisinden başlayacağım konusunda bazı endişelerim var. Aslında sen daha iyi biliyorsundur ama yine de söylemiş olayım; Beşiktaş şampiyon oldu. Burada olsaydın yine beni omzuna alır, bir doksan sekizlik uzunluğun sebebiyle mahallenin en uzun adamı yapardın. Biz burada maçları seyretmek için her hafta para ödüyoruz; orada bedava olduğunu duydum. Bir gün Cennet Tribününden “Sene Sanki Metin Ali Feyyaz” pankartını  birlikte açacağımızdan şüphem yok. Aslına bakarsan, beni alıştırdığın Beşiktaş’lılıktan, sen gittiğin zaman biraz uzaklaşır, kendi kabuğuma gömülür gibi oldum. Bir gün olsun dile getirmediler ama aynı şeyi bizimkilerde de sezdim. Zamansız gidişinle en büyük golü senden yemiş gibi hissettik kendimizi. Daha maçın başında 10-0 geriye attın bizi Dede. İnat edip eşin dostun uzattığı mikrofonlara; “maçın son anına kadar mücadele edeceğiz” açıklamalarında bulunsak da, girdiğimiz bazı pozisyonlarda hakemler yanlış düdük çalınca epey moralsiz kaldık. Önümüzdeki maçlara bakamaz olduk.  Geldiğinde yakana yapışıp hesabını kesin sormuştur ama babaannem sen gidince bu mağlubiyet halini kaldıramadı pek. Dili lal oldu. Sekiz ay tek kelime etmedi de dokuzuncu ayda  yine koşup yetişti sana. Kimse farketmedi belki ama onun bu kavuşma arzusunu ben, onun için yeniden doğuşmuş gibi düşündüm. Tam dokuz ay bekledi susarak. O da gidince biz, tarihin en farklı mağlubiyetine doğru koşuyoruz sandık, ama öyle değilmiş. Biz sandık ki biri daha giderse yeniliriz, hatta küme düşeriz. Fakat Hayatspor’dan bonservissiz yapılan bazı transferler ayakta tutuyormuş insanı. Son torunun doğdu.Hatta dördüncü torununun da bir çocuğu oldu. Umudumuz yeşerdi ister istemez. Senden yadigâr kaldığı için onlar da yine Beşiktaş’lı oldular. Hatta ağabeyiminki ultrasonda iki kolunu açıp kartal pençesi yapmış bizimkilere. Ben, adının Mario ya da Ricardo olmasını istesem de “kulağına ismini okuyacak hocayı ikna edemeyiz oğlum, vazgeç bu sevdadan” deyip beni bu karardan vazgeçirdiler.

II

Gitmenden evvel, yani son günlerinden birinde hasta yatağında yatarken “ben onu bırakamadım ama o beni bıraktı sonunda” dediğin sigaralara önceleri küs olduğumdan uzak dursam da şimdi cayır cayır içiyorum. “Nasıl yapar bunu sana” deyip kıza kıza içime çektiğim vakitler oluyor. Kızma. Bunun sorumlusu sen değilsin. İtirafını konuşarak dökemeyen adamların, dumanla kinini döküş biçimi sigara dediğin. Hatta bazen bir iz sebebi ve ceketime sindiği, odamın penceresinde on dört gün izmaritlerin durduğu oluyor. Yalnızlık, on dört dalı devirmiş de çekip gitmiş gibi bir iz. Vura vura çalıştırdığımız tüplü televizyonlar artık yok. 36 kuponu biriktirip babamla beraber eve getirdiğiniz ve 99 depremini sırtımızda battaniye ile yazın o havasında titreye titreye dinlediğimiz o kocaman teyp de kalktı ortadan. Ferdi Tayfur kasetlerinin boynu bükük kaldığı için onlar da çıktı evden albüm albüm. Huzurum kalmadı Dedeciğim… Önceleri daha doluydu, daha neşeliydi dediğimiz her şey değişti biraz. Televizyonlar inceldi. Kafalar kalınlaştı. Çevireyim diye Eminönü’nden getirdiğin o topaçlara ne oldu hiç bilmiyorum. Bu da, bir topaç gibi bizi oradan oraya çeviren bu sahte düzenin ayıbı olsun.

III

Mektuba bir cevap yazacağını bilsem, “Yok mu şöyle, eskisi gibi kalan hiçbir şey?” diye bir soru soracağından adım gibi eminim. Var elbet. Mesela sana sevgi ve hürmetini asla esirgemeyen Namık ağabey hâlâ aynı. Yıllardır anlattığı “Türkün Türkten başka dostu yok!” laflarının ardından Rus kadınlarından haberimin olup olmadığını sormaya devam ediyor. “Nadya’yı da Necla’yı da çok seviyordum oğlum ben” deyip gülüyor beni gördükçe. Okey oynarken bile hâlâ sarı taşları yere atmadığını söylüyorlar. Bu yüzden hesap hâlâ ona kalıyor bir şekilde. O da epey yaşlandı ama. Namazını iskemleye oturup kılıyormuş. Kıraathaneyle cami arasında öte beri gidip gelmekten yılmamış da hâlâ “hayat bu, ziyaret de şart ticaret de” diyor güle güle. Çok yaşasın. İslamın şartlarıyla, kıraathanenin şartlarını hiç es geçmiyor. Ne zaman görsem düşündürür. Bazen üzer bazen de güldürür. Senin hatırınadır diye zorla çay içirtir. Tek kuruş da para ödetmez. Namık Ağabeyin, dostun olması yanında en güzel taraflarından biri de bu.

IV

Anlatacağım hadise biraz tuhaf. Onu uzun bir vakittir görmemiştim. Geçenlerde sokağın köşesini dönerken beni görünce, yine durdurup  halimi hatırımı sordu. Bu sefer Rus coğrafyasının soğuk ve neşeli havasından ziyade, Anadolu coğrafyasının keskin kokulu o kemremsi tadı vardı üzerinde. Ayaküstü sohbetin en hareketli noktası gözleriydi. Epey seyirmeye başlamış. Ben önce bunu yaşlılığına yorsam da sohbet ilerleyince,trafik kazasında  kaybettiği üç çocuğunun ardından Necla Teyzenin de vakitsiz öldüğünü heceleye heceleye anlattı. Dayanamadım, gözlerinin az bile ettiğini söyledim. “Ben İbrahim miydim ? İsmail gibi çocuklarımın boyunlarını eğdiğini gördüm” dedi. “Ben  İbrahim miydim?” dedi Dede. Bu, yaşla dolmaktan seyiren bir göz için ne demek? Bu ne ağırlık? Herkül’ün dünyayı sırtlaması filan gözümün önüne gelince “ne hafifmiş şu dünya” diyesim geliyor. Diyorum ki, bizim gibi onun da bu ara sana ihtiyacı var. İnsan 7’sinde kum oynarken aradığı arkadaşını, 70’inde İbrahim olduğunda da arıyor. Hasan Amcayla da iki yıldır muhabbeti kesmiş. Ona da gidemiyor. Bu insanların, hep iyi zamanlarda birinin yanında olması nasıl bir iki yüzlülük?

V

Bir çağın bitip yeni bir çağın başladığını hissediyorum Dede. Sizin nesil ile biten çağın yerini bizim nesilin almış olması ile izah edilemeyecek bu durumun çok da güzel olduğunu söyleyemem. Ya da bir mucitlik ile yahut elli insan yüksekliğinde dev kale duvarlarının yıkılması sebebiyle kapanan bir çağ da değil bahsettiğim. Avuntu, hüzün ve tek başına olmanın ne hoş; bir arada olmanın ve aynı acıya kahkaha atabilmenin ise nahoş olduğu bir çağ  bahsettiğim. Sözüm ona, önceleri de anlattığım Beşiktaş’ın şampiyonluğu bir teselli sebebi benim adıma. Bazı filmler de öyle. Fakat yine eskilerden, Ayhan Işık’la mesela. Senden beridir başlayan, bu yeni çağdan bu güne değin ülke epey karışık. Bilim insanları, dağın içinde altın madenini anında gösteren yeni buluşlarını dünyaya armağan etmelerine rağmen, insanların içindeki altın madeni olan insanlığın ise hâlâ bulunamamış olmasına, dünya basınından ve bazı siyasilerden gelen yoğun tepkilerden dolayı boyunlarını bükmüş durumdalar. Mahallenin muhtarlığı için bir sonraki seçimlere adaylığımı koyacağımı ve seçim kampanyasında “İnsanın en büyük madeni, kayıtsız ve şartsız kalbindedir!” ilkesini tüm seçmenlere sunacağımı bildirmek isterim. Elbette kiminden paslı demirler, kiminden de altın yahut elmaslar çıkacak. Bunun için bilim insanı ya da siyasi olmanın şart olmadığını anlatacağım tek alan muhtarlık gibi duruyor. İki lira karşılığında vereceğim ikametgâh belgesi ile bu çağa barış, huzur, refah ve metanet getireceğim.

VI

Dedeciğim, ara ara yazdığım mektuplara birgün bir cevap alacağımı biliyorum. Yeni doğan bir bebeğin kesik kesik ağlayışı gibi, bağırıp susuşla, bağırıp duruşla, bağırıp durdukça, bağırıp medet umdukça, bağıra bağıra yalnızlaştıkça, bağıra bağıra yutkundukça ve bağırmaktan sesimiz kısılınca, bir vakit hep birlikte duyuluruz ve gökten bir el sarkıp da sırtımızı sıvazlar diye bekliyoruz. Toprağa düşsek, çiçeğe dönüşecek dermanımız kalmadı hiçbirimizin. Denize düşsek, yılanın bize yanaşacağı yok.

VII

Dede,

Namık Ağabey öldü. Kalp krizi dediler. Gözü gibi kalbi de seyirmeye başlamış belli ki. Cenazesine ben, babam ve cami cemaatinden üç beş iskemle ortağı katıldı. Babam, mezarlıktan ayrılırken elini omzuma atıp; “Namık Ağabeyinin dedenden başka dostu yoktu!” dedi. Cebime gizlediğim Rus bayrağını o an çıkartamadım.

VIII

Umarım yanında ve iyidir. Ben sizin nesille kalıp ikide bir kaygılanıp duran bu çağın sırtına dokunamadığım için biraz buruk kaldım. İnsan gol yediğine değil de golü en yakınlarından yediğine üzülüyor biraz. Hürmet ve özlemle, ellerinden öperim.

Adını Herkül gibi sırtında taşıyan, 10. sıradaki torunun.

Cemal Tuzak

Çizim: Ahmet Uzun

(Masa Dergi 3. Sayıdan)

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir