Dünyayı Dolaşan Barış Elçisi: Barış Manço

90’larda çocuk olmak tabiri bugünlerde sık sık kullanılıyor. Benim de dâhil olduğum bu grubun üyeleri olarak bundan büyük gurur ve mutluluk duyuyoruz. Haklıyız da… Bugünün çocuklarının sahip olamadığı birçok güzelliği o günlerde biz yaşadık. Mesela 90’larda çocuk olmak kocaman bir aileye sahip olmak demekti. Bizim Adile Teyzemiz, Süper Babamız, Barış Abimiz vardı bize masallar anlatan. Şimdiki çocukların böyle öncüleri yok. Yerleri asla doldurulamaz ama size o günlerden aklıma kazınan bir masal anlatmak istiyorum. Şimdi kulaklarınızı bana verin ve şarkılarıyla kendi masalını yazan muhteşem bir kahramanın hayatını dinleyin.

Bir varmış bir yokmuş, evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, kuytu bir mahallede, ahşap bir evde bir bebek:

Gözlerim, kurşun gibi ağır ağır açıldı bu sabah.
Merhaba dünya!
Penceremdeki güvercin, tahta masam, boş şişeler,
Can dostum, çomar merhaba!
Tatlı komşu Ayşe Teyze, emekli Salih Öğretmen,
Yeni bir gün doğdu merhaba,
Dostlar merhaba!

diyerek dünyaya gözlerini açmış. İkinci dünya savaşının başladığı yıl dünyaya gelen bebeklerine Savaş ismini veren aile, iki yıl sonra doğan bebeklerine tüm dünyanın özlem duyduğu barışa ithafen Barış ismini vermiş. Türklerin yüzyıllardır devam eden, dededen toruna isim taşıma geleneğine de uyup dedesinin ismini de ekleyince Mehmet Barış Manço olarak nüfusa kaydedilmiş bebek. Ve ülkesinde nüfusa kaydolan Barış isimli ilk insan olarak ilklerle dolu dünyasına başlamış.

Üç yaşındayken annesi ve babası ayrılınca zorlu bir çocukluk geçirmiş Barış. Annesinden gelen bir yetenekle daha o yaşlarda şarkı söylemeye başlamış. Derslerinde çok başarılı olmamış ama daha lisedeyken bile müzik grubu kurarak insanlara sesini duyurma sevdasını gerçekleştirmiş. Lise bitince de gezgin misali otostopla düşmüş yollara. Belçika’da güzel sanatlar akademisinde resim ve iç mimari eğitimi almış. Geçimini hatta daha çok müzik tutkusunu gerçekleştirebilmek için, seyyar satıcılık, garsonluk, bekçilik gibi işlerde çalışmış durmuş. Dünyayı gezmiş, görmüş, öğrenmiş sonra da bu öğrendiklerini kendi toplumuna aktarmak ve biraz da zorunlu vatan görevi askerlik için düşmüş tekrar memleket yollarına.

Her kahramanın, kahraman olmak için kendince bir yöntemi vardır ya, Barış da yöntemini müzikten yana seçmiş. O, buram buram Türklük kokan, tarih kokan, Anadolu kokan kimliğiyle; giymiş şalvarını, kaftanını, çizmelerini, takmış Osmanlı padişahlarının ihtişamını andıran yüzüklerini, uzatmış dervişler misali saçlarını başlamış kendi destanını yazmaya. Dinleyenlerine de yazmalarını salık vermeyi hiç eksik etmemiş;

Yaz dostum, güzel sevmeyene adam denir mi?
Yaz dostum, selam almayana yiğit denir mi?
Yaz dostum, altı üstü beş metrelik bez için.
Yaz dostum, boşa geçmiş ömre yaşam denir mi?

Barış o diyarlarda yaşamış eski kahramanlara da benzermiş elbet. Gezgin yönüyle modern bir Evliya Çelebiymiş aslında. Aynı zamanda topraklarının ozan geleneğini devam ettiren çağdaş bir Türk Ozanıymış. Ama tabi ki kıyafetleri, ilginç aksesuarları, uzun saçlarıyla bilinen âşıklardan epey farklıymış. Bir diğer farkı da elinde kopuz ve saz yerine gitar olmasıymış. Buna rağmen türküleri ve türkü formatındaki şarkılarıyla, yaşadığı toprakların dilini, ezgilerini çok geniş bir kitleye kısa zamanda benimsetivermiş. “Barış der ki” diye başlayan dörtlüklerinde bir Karacaoğlan, bir Dadaloğlu olurken; sevgiyi, dünyanın faniliğini, ilahi aşkı anlatırken de bir Yunus Emre, bir Mevlana oluverirmiş. Kısacası Barış, doğru zamanda doğru yerde durmayı çok iyi bilmiş ve bütün toplumun kılcal damarlarına ulaşan ana damarı yakalamış ender insanlardan biri oluvermiş zaman içinde. Onun gönlü çok genişmiş ve herkesi de davet etmiş;

Buyurun dostlar buyurun,
Halil İbrahim sofrasına.

Yaşadığı toplumun ortak seslerinden, ortak değerlerinden biri olmayı başaran Barış aslında kelimenin tam anlamıyla avangartmış. Halk türküleri ve sanat müziğini, pop müziğine dönüştürerek hem yeni bir senteze ulaşmış hem de farklı müzik türleri arasında duygu birliği hatta akrabalık bağı oluşturmuş. Aslında yaptığı bir çeşit milliyetçilikmiş, fakat anlayışını hiçbir zaman bir tarifin içine sıkıştırmak ve kendini herhangi bir ideolojik kampta konumlandırmak istememiş. Bir keresinde sevenlerinin isteği ile belediye başkanlığına aday olsa da, daha seçimler olmadan bundan vazgeçerek geri çekilmiş. O belediyenin değil, gönüllerin başkanı olmayı istemiş. Yani daha kuşatıcı bir tavrı benimsemiş. Dileğini de gerçekleştirmiş ve adını koymadan yerli olmayı ve bütün toplum kesimlerine hitap etmeyi başarmış.

Barış adına uygun olarak her zaman, barışçı, birleştirici ve yapıştırıcı olmuş hitap ettiği insanlar için. Ve bu tercihleri onu topluma mal olmuş ortak bir değer haline getirmiş. Yaşadığı yılların koşullarını düşünürsek, sıra dışılığına ve avangartlığına rağmen kitlelerce sevgiyle benimsenmiş olması, aslında Türk toplumunun açık görüşlülüğünü, değişikliğe, yeniliğe hatta aykırı olana karşı hoş görüsünü gösteriyor. Demek ki toplumun tek istediği kendi dilinde konuşulmasıymış. Ve Barış, o dili iyi konuşuyormuş.

O herkesten farklı olmayı başaran ama bir o kadar da herkesten biri olan bir insanmış. Bu yüzden de derviş edası ve atalarının geldiği bozkırların kokusunu taşıyan uzun saçları yadırganmamış. Çünkü moda olduğu, batının esintisi olduğu için uzun değilmiş onun saçları. Sırtındaki uzun kıyafetleri, parmaklarındaki yüzüklerine rağmen elindeki yabancı çalgının sesi bile dinleyenlerine terbiye görmüş üç telli saz gibi gelmesi ondaki bu yerli duruş ile ilgiliymiş. Bu yabancı görüntülü, yerli ruhlu insanın yarattığı sentez 70’li yılların Türkiyesi için oldukça değişik de bir deneyimmiş. Barış herkesle dostmuş, bir eşekle bile arkadaş;

Dün yine seni andım, gözlerim doldu.
O tatlı günlerimiz bir anı oldu.
Ayrılık geldi başa, katlanmak gerek.
Seni çok çok özledim, arkadaşım eşek.

O Anadolu’nun bağrından gürül gürül akarak, barışın, sevginin, insan kardeşliğinin evrensel denizini besleyen coşkulu bir ırmakmış. Çağdaş bir Evliye Çelebiymiş, üstelik şarkı söyleyen. Bütün dünyanın çocuklarına masallar anlatabilen, uzun saçlı, uzun bıyıklı bir Anadolu emiri… En büyük hayallerinden biri, Anadolu’nun, tasavvufun, Müslümanlığın hoşgörülü yüzünün batı dünyasına iyi tanıtılmasıymış. Bunun için yaz aylarından Sultan Ahmet Cami’nin avlusunda konserler vermek istemiş hep. Kiliselerinde konser verebilen Hıristiyan dünyasına karşı, Müslümanlığın onlardan daha bağnaz olmadığını ispatlayabilecekmiş böylece. Sultan Ahmet gibi evrensel bir yerde verilecek böyle bir konser, tüm dünyada İslam’ın yüzünü terör karanlığından sıyırıp aydınlatacak bir ışık olsun dilermiş. Olmamış. Yasal mecralar uygun bulmamış da Barış durmamış, düşlerinden vazgeçmemiş. Dünyayı gezerek anlatmış derdini. Japonya’nın yirmi şehrinde de konser veren ilk Türk olmuş, gel burada bizimle yaşa diyecek kadar sevmişler de kalmamış. Azerilerden vatandaşlık için ricalar da gelmiş. Yoluna hanlar, hamamlar teklif edilmiş de memleket sevdasından vazgeçmemiş Barış;

Kara sevda kara sevda dedikleri daha ne olabilir ki?
Kara sevda kara sevda seni benden kim ayırabilir ki?
Çocukça bir aşk deyip de geçme sakın gülme halime
Nasıl olduğunu anlayamadım ama seviyorum seni delicesine

Barış, ikna kabiliyeti ve uzlaşmacı tavrıyla öyle geniş bir kitleye hitap ediyormuş ki, düşünceleri bir ağacın dalları gibi önce ayrı noktalara gidiyor ama tek bir gövdede birleşip sağlam bir köke bağlanıyormuş. Barış’ın yelpazesi öyle genişmiş ki; ilahi aşkı, Cumhuriyetin kayalar kadar güçlü olduğunu, toplumsal eşitsizliği, geleneklerimizi, teknolojiyi, ikinci baharında olanları, Gülpembesini, adam olacak çocukları, Nazo Gelini, ince belli sevgiliyi, Komşu Kızı Düriye’yi kısacası bizi bize anlatmış durmuş.

Sadece insanları değil, dumanlı dağları, dereleri, bal böceklerini, Gesi Bağlarını, hep hor görülen fakat dünyanın en güzel gözlerine sahip eşekleri, ayıları, ince nakışlı gümüş halhalları, kızılcıkları, hendekleri, develeri, kırık bir fincanı, domatesi, biberi, patlıcanı, kol düğmelerini, aynalı kemeri de anlatmış. Yerdiğini incelikle yermiş, övdüğünü abartma seviyesine hiç getirmemiş. Dünyadaki vazifesini, şarkılarındaki mesajlarıyla, insan ilişkileriyle ve örnek yaşamıyla yerine getirmiş. Topluma söylemek istediklerini kanunlaştıranlardan daha geniş bir kitleye yaymak için mükemmel bir yöntemmiş onun ki. Ne söylemek istediyse şarkısını yapıp, dilden dile dolaştırıvermiş;

Bugün bayram, erken kalkın çocuklar,
Giyinelim en güzel giysileri,
Elimizde taze kır çiçekleri.
Üzmeyelim, bugün annemizi.

Barış önce kendini, sonra ülkesini sonra tüm dünyayı beslemiş sözleriyle. Bunun için yedi dil bilmesi gerekmiş, o da bilmiş. Adının misyonu barış elçisi olarak zeytin dalı uzatmış tüm dünya insanlarına. Yaşadığı toprakların deyimlerinden ilham alarak albümlerinin isimlerini belirlemiş. Toplumun çarpıklıklarını tatlı bir mizah anlayışıyla hicvederken bazı kimselerin üzerine alınmaması için sözüm meclisten dışarı demiş. Ama aslında o, dışarıya söz söyletmeyen bir meclis istermiş.

Topluma karşı son derece duyarlı olan, her yönüyle kalbini sanatına aktaran birinin şarkılarında kendi hayatından izler olmaması da mümkün değilmiş elbette. Örneğin, Barış’ın ilk bestesi Kol Düğmeleri, lisedeyken sevdiği kızın ona kol düğmesi hediye etmesi üzerine duygularının kaleme dökülmesiyle yazılmış. Sonra da birçok aşığın, kavuşamadıkları aşklarının sembolü olmuş bu şarkı yıllarca. Bir gün yine lisedeyken sevdiği bir kız varmış. Uzun süredir de duygularını bir türlü ifade edememiş. Bir gün cesaretini toplayıp, kıza davetini de kabul ettirip bir parkta oturmuş karşısına. Tam aşkını itiraf edecekken sokaktan geçen bir seyyar satıcı ‘domates, biber, patlıcan’ diye bağırmış. Aklı karışmış o an Barış’ın, söyleyeceklerini unutmuş, kısacası dünyası başına yıkılmış ve eve dönüp almış eline kalemini. Bir şarkısının esin kaynağı da babaannesi Nimet Hanım’mış. Gül pembesi yanaklı babaannesini kaybettiği gün de duygularını şarkıya dönüştürmüş Barış;

Sen gülünce, güller açar, gülpembe,
Bülbüller seni söyler, biz dinlerdir gülpembe.
Sen gelince, bahar gelir, gülpembe,
Dereler seni çağlar, sevinirdik gülpembe.

Barış bir gün boğaz köprüsünden geçecekken, bekçi geçiş ücreti için durdurmuş. Aksilik bu ya, onun da yanında hiç parası yokmuş. Bakmış ki bekçi ısrarla parasını bekliyor, ona ünlü şarkıcı Barış Manço olduğunu bir dahaki sefere çift ücret vereceğini söylemiş ama bekçi onu tanımamış ve buna inanmamış. Ardından Barış, ilk adı olan Mehmet’i kullanarak ben sarı çizmeli Mehmet ağayım, ağalar bir gün hesabını mutlaka öder demiş. Bu söz bekçinin çok hoşuna gitmiş o açmış Barış’ın yolunu. Ve tabi ki Barış eve varır varmaz almış yine eline kalemini. O dünyaya bir şarkıcı olarak değil, düşüncelerini insanlara aktarmaya çalışan, topluma hizmet eden bir masal kahramanı olarak gelmiş. Vermek istediği mesajları, ibret alınması gereken gerçekleri, aktarmak istediği öğütlerini söylerken toplumsal yayılımda etkili bir araç olan atasözlerini bol bol kullanmış. Armudun İyisini Ayılar Yerler derken çocuklara atasözlerini öğretmiş.  Dandini Dastana diyerek ninni de okumuş, Tüh Tüh Tüh Maşallah, Nazar Değmez İnşallah diyerek dua da etmiş.  Onun bazı şarkıları bilmeceymiş, bazı şarkıları tekerleme, bazen de masal anlatmış şarkı diye. Bir de aşık olmuş Barış. Sevgiliye sitemini yine Barış’ça naiflikten ödün vermeden şarkısıyla etmiş;

Zaman akmıyor sanki, saatler durmuş bugün,
Sonsuz yalnızlığımda, bir tek sen varsın bugün.
Ya dön bana artık, duyuyor musun beni?
Ya çık git dünyamdan, anlıyorsun değil mi?

Az gitmiş, uz gitmiş, dere tepe düz gitmiş Barış. Arkasına dönüp baktığında ne kadar çok yol aldığını da görmüş. ‘Dünya İnsanı’ ödülünü boynundan hiç çıkarmamış. Gerici değil gelenekçi, tutucu değil muhafazakâr, nakilci değil akılcı, batıcı değil batılı olmayı felsefe edinmiş. Ailesi can yoldaşı Lale Manço, oğulları Doğukan Hazar ve Batıkan Zorbey, Pamuk elli ninesi, gül yanaklı anası, pembe beyaz bacısıyla sınırlı kalmamış. Onun zeytin dalı uzatan ellerini tutan milyonlarca insan Barış’ın ailesinden farksızmış. Hayatının her anının hakkını vererek yaşayan adam, “Dağlar dağlar, yol ver geçem…” dediği dağları aşıp Kaf Dağındaki sonsuzluğa bedenen ulaşamamış. Topraktan gelen insanın yine toprağa gideceğini, dünyanın hancı insanoğlunun garip bir yolcu olduğunu, Allah’a bir can borcumu olduğunu, baki kalan bu kubbede hoş bir seda olduğumuzu şarkılarında söyleyen Barış, yine de bu yol hiç bitmeyecek gibi yaşamış. “Hayatta planlanmayan tek şey ölümdür” dese de şarkılarınla, bir gün sonsuzluğa ereceğini de yine şarkılarında “Bir canım var vereceğim, maldan öte maldan ziyade” diyerek hatırlamış.

Adam olacak çocukları ülkenin dört bir yanında okullarda anma törenleri düzenlemiş. Evinin bulunduğu yerde bir milletin geleceğinin katıldığı en büyük tören olmuş o gün. İnsanlar anlamışlar ki, kitleleri bir araya ayrım yapmadan getiren tek şey “Barış” imiş. Rahmet yağan göklere, cenazesinde ıslanan dostlarına o “Barış yolun sonunda, Yürü demek boşuna, Hayat dönüyor dostlar, Ben dönmüşüm çok mu?” diyerek ölümün doğallığını anlatarak yine kendisi yol göstermiş.

Masal burada sona erdi. Gökten üç elma düşmedi, kimse muradına ermedi. O gün bugündür onu her andığımızda içimiz acıdı, aslında “Kara Sevda” dediğimizin Barış Abi’miz olduğunu o gidince anladık. Onun “Bir insan isminin anılmadığı gün ölür” sözünü de nasihat ettik kendimize. Sütümüzü içmeyi, ıspanak yemeyi, arabanın arka koltuğunda oturmayı, erken uyumayı hiç ihmal etmedik. 90’larda çocuktuk, onunla büyüdük… Senden öğrendiğimiz binlerce şey gibi: Biz nasıl unuturuz seni, can bedenden çıkmayınca…

 

Gamze İyem
(6. Sayımızdan)

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir