Bitmeyen Sevdaların ve Kavgaların Kadını: Aysel Gürel

Aysel Gürel

1929 yılında Denizli’de başladı 79 yıllık ömre on binlerce şiir sığdırdığı hayatı. O, kendisine her yaştan insanın, kendi kızlarının bile Aysel diye seslenmesini isterdi. Çünkü her daim genç hissederdi ve her türlü hiyerarşik sıfata da karşıydı. O, yolunu kaybetmiş notaların, en derin duygularla buluşmasını sağlayan şarkı sözleri üreten ve her yıl yeniden doğduğu rivayet edilen takdir edilesi bir eski topraktı. Beden eskirken ruhun taze kalmasına en büyük örnekti. Türk müziğinin sahip olduğu en güzel kelimeleri üretmiş, kimseleri takmamış, hayatını gönlünce yaşamış modern çağların en deli ozanıydı.

20’li yaşlarda olanlar onu Deniz Akkaya ve Aysun Kayacı ile oynadığı reklam filmleri, magazin programlarında görünen çılgın halleri, rengârenk perukları, uçuk kaçık giyimi, yoğun makyajı ve muhabirlere verdiği dobra hatta argo cevapları ile tanır. 40’lı yaşlarda olanlar için ise “Müjde Ar’ın annesi”dir. Ama o bunların hepsidir, 7’den 70’e her yaştan insanın diline dolanan o meşhur şarkıların yazarıdır:

aşk bahçemi süsleyen
inci çiçeğim misin
gecemi aydınlatan
ateş böceğim misin

gençlik başımda duman
ilk aşkım ilk heyecan
kovaladıkça kaçan
ateş böceğim misin

Annesi ülkemizin ilk diplomalı ebelerindendi, babası ise bir askeriye savcısı. Modern Cumhuriyet aile yapısının örneklerindendi ailesi, iki bin kitaplı kütüphanesi olan bir evde geçen çocukluğu sanatla olan ilişkisinin, yazma ve okuma tutkusunun daha çocuk yaşta başlamasına vesile oldu.

Babasının görevi nedeniyle Trabzon’a taşındı ailesi, yaşadıkları köyde kızların erkenden evlendirilmesi, her yaptıklarının dedikodu furyasına malzeme olması ve kapı önü teyzelerinin gözlerini sürekli üzerinde hissetmesi canına tak edince aldı eline süpürgesini ve koştu köyün meydanına daha 14’ünde. “Bu benim atımdır bunu iyi belleyin ha” diye bağırmasının ardından köylülerin “Aysel delirdi” sözlerini duyunca, “bilseydim delirince hayat bu kadar güzel olacak, kimse hiçbir şeyime karışmayacak bunu çok daha evvelden yapardım” diye düşünecek kadar da akıllı bir kadındı nam-ı diğer adıyla Deli Aysel. O, hayatı boyunca dünya düzeni ile dalga geçti, bugün hâlâ birçoğumuz onun kuyuya attığı taşları çıkarmaya çalışıyoruz. Hayatı ciddiye almadı hiçbir zaman, çünkü o, hepimizden çok farkındaydı; bu fani dünya kimseye kalmayacaktı:

bu dünya ne sana ne bana kalmaz
dünya ne sana ne de bana kalmaz
sultan Süleyman’a kalmadı
böyle hiçbir kitap yazmaz

Trabzon’da surlarda, sokaklarda ve denizlerde geçen bir çocuklukla beslenen hayat görüşünü her daim çok okuyarak geliştirdi. En sevdiği yazarı Pablo Neruda’ydı o yıllarda. Birikimli ve donanımlı bir yazar olmak için geçilmesi gereken yolu çocuk yaşta kavradı Aysel ve son nefesine kadar kitaplarını hiç elinden bırakmadı. Dışarıdan bilinenin aksineydi bu özelliği, herkes onu Deli Aysel olarak bilirdi. “Size deli denmesine kızmıyor musunuz” sorusuna Erasmus’un Deliliğe Övgü kitabından bahsederek, “buna kızılır mı” derdi ve şaşırtırdı soranı, Aysel her zaman herkesi şaşırtırdı. O eşsiz bir entelektüeldi aslında ve biliyordu, seçilmiş delilik, bir zekâ ürünüydü. Hepimize deliliğin korkulacak bir şey olmadığını gösterdi, aşkın ayıplanacak bir şey olmadığını haykırdı. Yaptıkları ve yazdıkları dönemine hep aykırı gelen şeylerdi.

Deliliğin kalkanına sığınarak çok cesur kullandı kalemini. Türk müzik kültürüne yepyeni açılımlar getirdi. 1988 yılında yazdığı sözlerin açıklığına Sezen Aksu “Azdın mı sen Aysel Abla!” diye tepki gösterdi ama o yıl o şarkı radyoların en çok çalınan şarkısı oldu;

dün bütün gece seni düşündüm yanarak
bir an geldi ki zannettim kalbim duracak
ellerim tutuştu hasretini okşayarak 

nasıl istedim, istedim deliler gibi
sayıkladım hep sıcak sıcak nefesini
gel ne olursun gel son defa sev beni

bu gece gel yarın istersen yine git
hatta unut ne varsa verdiğim
al götür öyle git
eve kokun siner duvarlara sesin
hatta unut sen dün gece nerdeydin
kimle seviştin

Trabzon Halk Evi’nde tiyatro ile başladı sanatla ilk buluşması. 15 yaşında Romeo’nun Juliet’i olarak çıktı ilk kez sahneye. Sonra da uzun yıllar inmedi o sahneden. 1948’de avukat dayısının hukuk okusun diye götürdüğü İstanbul’da, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde Sanat Tarihi eğitimine başladı Aysel. O her zaman, her yaşında canı neyi isterse onu yaptı. Bu okulda Yahya Kemal, Ahmet Hamdi Tanpınar, Halide Edip Adıvar gibi hocalardan dersler aldı, deli tavırlarının altına kültürlü bir aydın kimliğini de ilmek ilmek işledi Aysel. Türkoloji öğrenimi görürken tiyatro tutkusundan da vazgeçmedi. İstanbul Şehir Tiyatroları’na yaptığı başvuruda yeteneğiyle ilgisini hemen çektiği Muhsin Ertuğrul’un öğrencisi olarak Küçük Sahne’de uzun yıllar tiyatro eğitimi aldı. Ardından Münir Özkul ve Nejat Uygur tiyatrolarında da oyuncu olarak çalıştı. Ama onun asıl tutkusu yazmaktı, özellikle de şiir yazmak. Tiyatro eğitiminin yazdığı şiirlere verdiği teatral kurgunun kıymetini ve önemini de dilinden hiç düşürmedi. Üniversiteden sonra evlendi Aysel, ilk kızı Müjde Ar’dan 3 yıl sonra Mehtap Ar’a hamileyken öğrendi kocasının onu aldattığını. Hemen aldı boşanma kararını, bir daha da evlenmedi. Yolun başında yalnız kalmıştı ve sitemini yine en naif haliyle kaleme aldı:

sen haylaz rüzgârlar önünde şimdi
sevdanın yükünü attım omzumdan
sen sandığım şey belki benim yüreğimdi
iyi ki dönmüşüm yolun başından
of yolun başından

Kadın olmanın, dul olmanın, iki kız annesi olmanın, özgür ve kendin gibi olmak istemenin mağlubiyete davet olduğu bu diyarlarda yaşam mücadelesiyle örnek oldu herkese. Babasından kalan, üç ayda bir gelen emekli maaşından başka geliri yoktu. O zor dönemleri şöyle anlatır Mehtap Ar: “Bakkalımız Adil Amca vardı. Çok zora düşünce ondan borca 250 gram peynir alıp üçe bölerdik. Müjde’yle ben hemen yutardık peyniri ama Aysel’in payına dokunmazdık. Öyle yetiştik. Ertesi gün annem o kalan parçayı da üçe böler bize yedirirdi. Bakkal Adil Amca’ya biraz borç birikince Aysel başka bir taktik sokardı devreye; yemek zamanı komşulara misafirliğe gitmek… Tabii o günlerdeki komşuluk, bugünün gençlerinin anlayamayacağı bir kavram. Aysel bu komşu ziyaretlerinde bile gururunu korurdu. Komşularımız, ‘Buyurun sofraya’ dedikleri zaman ‘Biz tokuz’ derdi annem. Tabaklara bakardık melül melül… Annem sıkı sıkı tembihlerdi hemen masaya koşmayalım diye. Ancak üçüncü tekliften sonra, ‘Madem ısrar ediyorsunuz’ dediği zaman gözlerinden ‘fırlayın’ mesajını alırdık.” Hayatı hep zorluklar içerisindeydi ama tek başına iki güçlü kadın yetiştirdi.

Gençliğinde annesinden duyduğu bir nasihati hiç unutmadı ve bu nasihati kızlarına aktarabilmek için büyük kızı Müjde’ye bir şiir yazdı. Şöyle demişti annesi: “Güzellik insanı öper gider ama onun bir bedeli var, öde. Ödenir bu hayat.” Ve yıllar sonra bir Atilla Özdemiroğlu bestesiyle buluşan bu şiir onun Sezen Aksu’yla da ilk tanışması oldu. Aslında doğumdan gelen bir kader ortaklıkları vardır müziğin iki kraliçesinin, ikisi de Denizli Sarayköy doğumluydu ve şiirlerle, şarkılarla başlayan dostluklarında hayatın bedelini birlikte ödediler:

kıskanır rengini baharda yeşiller
sevda büyüsü gibisin sen Firuze
sen nazlı bir çiçek, bir orman kuytusu
üzüm buğusu gibisin sen Firuze

acılı bir bakış yerleşirse eğer
kirpiğinin ucundan gözbebeğine
her şeyin bedeli var, güzelliğinin de
bir gün gelir ödenir, öde Firuze

Aysel ikinci çocuğuna hamileyken boşanmayı ve iki küçük kızıyla birlikte yoluna devam etmeyi göze alacak kadar hayatının, kadınların duygularını bastırmak zorunda kaldığı bir toplumda dilediğince aşktan ve cinsellikten konuşabilecek kadar hislerinin arkasında oldu her zaman. Sadece şarkı sözleriyle değil, her zaman söylemleriyle de kadınlara cesaret verdi. Hızlı çalışan bir zihni vardı. O her zaman doğru kelimeyi bulacak insandı. Bilgiyi, bilgeliği çok sevdiğini her fırsatta ifade ederdi. En güzel ifadesi de üç kadından oluşan mutlu bir aile olabileceğini göstermesiydi. Parayla ilişkisi hep geri plandaydı. Babasından kalan evleri satıp piyano alacak kadar önemsizdi onun için maddi şeyler. Bir gün eline geçen üç-beş kuruş ile ya eve soba alacaktı ya da teyp alıp besteyi dinleyip söz yazacaktı. Aysel teyp aldı ve buz gibi evde yazdı şarkı sözlerini. En sevdiği işten, yazmaktan geçimini sağlayabilmekten ötesi yoktu onun için. Günlerce gecelerce durmadan yazıyordu.

Bir anısını şöyle anlatır: “Kar kıyamet bir gün evimde çalışıyorum. Aklıma gelenleri yazıp beğenmeyip yere atıyorum, o esnada kapı çaldı ve Sezen geldi. Benden yeni bir şarkı sözü istedi. Ben de Sezen’e yok dedim. Sezen eğilip yerdeki buruşuk kâğıtları aldı ve sözleri beğenince bir kâğıdı ütüleyip düzeltti.” Ve ütülenen o kâğıttaki sözler Türk popunun mihenk taşıydı:

sen ağlama dayanamam
ağlama gözbebeğim sana kıyamam
al yüreğim senin olsun
yüreğim bende kalırsa yaşayamam 

Yaşadığı hayata ve yazdığı şarkılara baktığımızda, hayatın bütün duraklarında inip gezdiği, hayatın bütün duvarlarını sözcükleri ile süslediğini görebiliriz. Onno Tunç’un bestesiyle Sezen Aksu’dan dinlediğimiz Bindokuzyüzkırkbeş şarkısını o yılda Hiroşima’ya atılan atom bombasından etkilenen insanlar için yazmıştı. Aysel’in bütün değer yargılarıyla, ahlak ölçüleriyle derdi vardı, insanların tüm dertleriyle ilgilenirdi. Bir gün Anadolu turnesinde mola verdikleri köyde Ünzile ile tanıştı. Sohbet ettiler, hayatını dinledi. Ünzile, küçük yaşta görücülerin seçtiği kişiyle birkaç koyun karşılığında evlendirilmişti ve o yaşta gördüğü baskıdan dolayı kendine çizilmiş kadere razı gelmişti. Köyün en son çitini aşamayan hikâyesinden çok etkilendi Aysel ve üzerinden 40 yıl geçmesine rağmen bugün hâlâ ülkemizin en büyük sorunlarından birini anlatan dizeleri kaleme aldı:

varmadan sekizine
ergin oldu Ünzile
hem çocuk hem de kadın
on ikisinde ana
bir gül gibi al ve narin
bir su gibi saydam ve sakin
susar kadın Ünzile 

yağmuru kim döküyor
Ünzile kaç koyun ediyor
dayaktan uslanalı hiçbir şey sormuyor

Biraz şiir, biraz öykü, biraz da romandı yazdıkları, biz şarkı olarak dinledik hepsini.  Aysel kendi hayatında hiç korkmadı, hiçbir şeyden çekinmedi, her zaman yürüdü gitti köyün en son çitini kırarak. Aklına gelip bir çırpıda söylediği her şey, ince düşünülmüş, oldukça derin ve anlamlıydı. Sözlerini, sesine emanet ettiği Sezen Aksu’nun dediği gibi; kibirsiz bir muhalifti. Hep doğruyu söyleyen ama hiç kalp kırmayan, muhalif olurken kimseyi incitmeyen bir kadındı Aysel. Sadece aşka değil, çok sevdiği ülkesine, ailesine, kadınlara ve birçok duyguya yer vermişti dizelerinde. Türkiye’nin ihtilal dönemini ve daha 17’sinde idama götürülen Erdal Eren’i anlattığı dizeleri Sezen Aksu’nun sesinden bir şarkı değil sanki bir ağıttı:

aman aman yandım aman
kurşun gibi izler
son bakıştaki o gözler kaldı aklımızda

İlklerin kadınıydı Aysel, ilk renkli sinema filmi Halıcı Kız’da rol almıştı. Yavuz Tuğrul’un senaryosunu yazdığı, Ertem Eğilmez’in yönettiği Arabesk filmiyle de ilk defa kızıyla aynı projede yer aldılar. Başrollerinde Şener Şen ve Müjde Ar’ın oynadığı müzikal filmin söz yazarı Aysel, bestecisi Atilla Özdemiroğlu’ydu. Ardından Mustafa Altıoklar’ın yönettiği Ağır Roman filminde kamera karşısına geçerek oyuncu yönünü yıllar sonra tekrar gösterdi ve bu filmin şarkı sözlerini de Aysel yazdı.

En etkin yönü şarkı sözü yazarlığıydı ve yazdığı her şarkının hit olması üzerine ünlü olduğu dönemler başladı. 90’lara gelindiğinde bu kez Yonca Evcimik için aldı kalemi eline. Bir söz yazdı onun için ve Garo Mafyan’a gönderdi. O günü şöyle anlatır Garo Mafyan; “Sözler bana geldi ve ben yanlış okudum galiba deyip Aysel’i geri aradım. Ballı lokma tatlılı, aboneli bir tekerleme var elimde. Aysel abla ne yazdın sen, dedim. Ne yazdığım seni hiç alakadar etmez sen sadece bunu bestele ülkeyi yıkacağız dedi. Ablacım bir hata olmasın bak sözler karışmış olabilir diye ısrar ettim ve sözleri bana okumasını istedim telefonda. Aynı sözleri okudu ve ben de besteleyip, gönderdim.”  Çevresinde ne abonesi bu diyenlere o Yonca’ya çok uygun, onun şarkısı o ve ondan başka kimseye yakışmaz diyen Aysel yine yanılmadı ve 90’ların en çok satan albümlerinden biri ve ardından gelecek birçok şarkıya model olan o şarkı herkesin diline dolandı:

aboneyim abone
biletleri cebimde
ballı lokma tatlısı
aman hadi hayırlısı

Bu şarkıyla Türk popunda yeni bir dönem başladı. Birbiri ardına hareketli şarkılar üretilmeye devam etti, hatta tekerleme gibi denen Aysel şarkılarından “Şov yapma” ile Nilüfer, “Güle Güle Şekerim” ve “Ateşle Barut” ile Sertap Erener, “Hadi Bakalım” ve “Sarışınım” ile Sezen Aksu, “Ayıpsın Ayıp” ile Aşkın Nur Yengi, “Ara Ara” ile İzel-Çelik-Ercan, “Hani Dünya Tatlısı” ile Zerrin Özer, “Of Aman” ile Nalan pop müziğimizi gençleştirdiler ve ritmini tetiklediler. Türk popunda hareketli şarkı devrini yeniden başlattı Aysel ve onun sözlerini yazdığı şarkılar birbiriyle yarıştı. Bu dönemde Aysel’in şarkı sözlerine büyük talep vardı, bu talep öyle genişledi ki beste yazarı sanatçıları da içine aldı ve MFÖ “Vurgun Yedim” şarkısının sözlerini Aysel’den aldı. Aysel Türk popunun 40 yılının temelindeki en önemli kişi oluşunu perçinledi bu dönemde.

Ardından hepimizin aşkına ortak olan, Sezen Aksu’nun sesinden dinlediğimiz şarkılar ile iç dünyasındaki duygusal kadını haykırdı Aysel. “Ne Kavgam Bitti Ne Sevdam”, “Haydi Gel Benimle Ol”, “Beni Unutma”,  “Yalnızca Sitem”, “Hasret”, “O Kadın”, “Son Bakış”, “Sen Ağlama”, “Sultan Süleyman”, “Sürgün” ve daha niceleri. Yazmaya başladığında kalemi durmazdı Aysel’in, en az yedi-sekiz kıta yazardı ve besteciler o sözleri bölerek şarkı yapardı çoğu zaman. Örneğin en çok dinlenen şarkılardan biri olan “Değer mi?” aslında sekiz kıtalık bir Aysel Gürel şiiriydi:

değer mi hiç, değer mi hiç
değer mi, değer mi, değer mi söyle
bir rüya ömür boyu
sürer mi, sürer mi, sürer mi böyle

Aysel aynı zamanda yayımlanmış iki kitabı “Senin İçin Sana Değdi” ve “Şiir Şimdi” ile bir şairdi. Ama o her zaman farklı karakteriyle tanındı insanlarca. Farklıydı, hatta şarkı sözlerini bile ezberlemez, bir yerde bir şarkısı sorulunca “Ay ne bileyim, hangisini ezberleyeceğim” derdi. O zaten ben şimdi oturayım da bir şiir yazayım demiyor, kızlarının söylediğine göre üç dakikada yazıyordu şiirlerini. Çoğu zaman mırıldanıyor, mırıldandıklarını da bir peçete, gazete kâğıdı gibi eline geçen herhangi bir yere karalıyordu. Bu üretkenliğinin ilhamını soranlara  “İlham bana gelmez, çünkü ben ilhamın kendisiyim” derdi ama duygusal yönünü yaşamında hep gizlerdi. Bir gazetecinin “Hayatınızdan kaç tane erkek geçti?” sorusunu “Hiçbiri geçemedi” diye yanıtlaması, duygusal şarkılarının tek cümlelik özetiydi aslında. O hep şarkılara yaslandı, şarkılar da hep ona. Adını yazdığı her şeye büyü ve renk katan, sanatlaştıran, naifleştiren bir karakter de oldu aynı zamanda. Maddelerin değil de her zaman duyguların peşinde yürüdü, bazen hiç doyamadığı aşkı ararken Sertap Erener’in sesinden “Aşk gel gir dünyama” dedi, bazense dinleyenin kalbine vurdu sözlerle:

tanrı unutmuş olsa da
vur durma vur yüreğim vur
olan olmuş ne olur
hayata bir daha vur

Türkiye’de sürekli dayatılan ölçülü, kıvamlı kadın geleneğine başkaldıran ve kendi olmak istediği insanı çılgınlıklarıyla, hatalarıyla ama sürekli bedel ödeyerek yaşayan bir hayattı onunki. Toplum her filizi törpülemek ve incitmek istiyordu ama o her türlü tabuya karşıydı ve bu karşılığını çığlık çığlığa yaşantısıyla duyurmaya çalıştı yıllarca. 1960’ların Türkiye’sinde kızını okuldan almaya yeşil saçlarıyla giden bir kadın düşünün, bir benzeri daha yoktu hayatta. Türkiye tarihinin en zorlu, en dobra, en ödün vermez kadınını yarattı, yani asılacaksa hep kendi bacağından asılmayı en başında seçerek yaşadı Aysel. Hayatı boyunca çalışmış, güçlü, zeki, makul derecede deli ve hayatını rengârenk yaşayan bir kişilik olarak dokunduğu her hayatta iz bıraktı.

Apartmana böcek ilacı yaptırmak isteyen komşularına; “Böcekler ve sinekler bu dünyanın gerçek sahipleridir, onları öldüren katildir” diyecek kadar da hassas bir kişilikti. Mehtap Ar’ın anlattığına göre çöpe atacağı cam kırıkları, iğne gibi şeylerin sivri yerlerini bantlarmış öncesinde. Çöpü karıştıran kedi/köpeklerin ve yemek arayan insanların ellerini kesmesin diye. Sahip olduğu vicdan ve adalet duygusu, vefatından bir gün önce hasta yatağında moralini düzeltmek için “Yarın emekli maaşını çekmeye gideriz” diyen kızı Müjde Ar’a, “Ben ölüyorum, devleti kandıramam” diyecek kadar peşini bırakmamıştı hiç. Pazarcısının bile hastanede ziyaretine gidip “Sana bir şey olmasın” diye başında ağladığı kadar çok sevilen ve çok seven bir kadın.

Sekiz yıl önce dünyaya sağlam ve asi bir imza atıp aramızdan ayrıldı ama yazdığı şarkılar ve gidişinin ardından bestelenmeye devam eden sözleriyle bizimle olmaya devam ediyor. Müjde Ar’ın anlattığına göre evinde bir valiz dolusu şarkı sözü bulunmuş. Ardından bu sözlerden bir tanesi ‘saygı duruşu’ niyetiyle Tarkan tarafından bestelendi ve “Sevdanın Son Vuruşu” ile Aysel, 2011 Türkiye Müzik Ödülleri’nde en iyi söz yazarı ödülünü aldı, ilklerin kadını Aysel vefatından sonra bu ödülü alan elbette ilk ve tek kişi oldu.

sen hiç böyle sevdin mi
sen hiç böyle oldun mu
baş eğdim yine aşka
ama bu son saygı duruşu

sen aşkı çiçek böcek güneş bulut sanmışsın
mevsimlerine göre uyuyup uyanmışsın
sen artık benden sonra sevemezsin yanmışsın
yüreğimden çıkardım attığın son kurşunu

Müjde Ar’a vasiyetinde; “Kadınlara söyle, bilsinler, ben 80 yaşına kadar çalıştım ve dimdik ayaktaydım. Çalışmak ve ayakta kalmak güç ama ben başardım. Tüm kadınlar da başarabilir” demiş.  O farklı giyindi, farklı şeyler söyledi, herkesle aynı dünyada farklı bir hayat yaşadı. Geride o uçarı genç kız değil de, o şiirlerin, şarkıların ardındaki aşkın en âlâsını yaşamış, politikanın en âlâsını yapmış, hayatla dalgasını geçmiş hükümet gibi bir kadın kaldı hafızalarda. O, magazinlerde izlerken deli hallerine güldüğümüz, kahkahaların içinde kaybolan deli Aysel’den çok yapıtlarıyla alkışlanacak bir Aysel Gürel imzası bıraktı geride. Şimdi de muhtemelen kendi sözlerindeki gibi oturup yıldızlardan dünyadaki nesline bakıyor. Gün olur, elbette erişiriz yanına.

Sözün özü, o çok iyi bildiğimiz şarkıları başkalarının sesinden dinledik ama geri kalan her şey Aysel’di aslında. Aysel; âşık kadınlar, acı çeken kadınlar, güçsüz kalmışlar ve hep en güçlü olmak zorunda kalmışlar, kendini arayanlar, kendi asla olamayanlar, kendini tam ortaya koyanlar, âşık olanlar ve âşık olunanlardır. Mehtap Ar’ın oğlu torunu Söz Ar, bu yüzden “Sen her kadın oldun Aysel’im” der ona. Bazen anlatmak yetmez, yaşamak başlı başına bir iştir ya, Aysel o işi lâyıkıyla yapanlardandı. Burada son sözü ona bırakalım da bize selamını taşımak kalsın ardından:

her ayrılık bir vurgun, değmeyin yaşlarıma
benden selam söyleyin bütün aşklarıma

Tuğçe İyem
( 4. Sayımızdan)

1 yorum

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir