Ağlamakla Gülmek Arasında: Adile Naşit

Yıllara meydan okuyan filmlerini izlediğimizde, çok sevdiğimiz bir yakınımızın hatırası gibi gelir ve yerleşir zihnimize; kuzucuklarının “Masalcı Teyze”sidir o, “Fazilet Abla”dır, “Hafize Ana”dır;  ağadır, hizmetlidir, öğretmendir. Hafızalara kazınmış kahkahası ağlamakla gülmek arasında sürekli gidip gelen bir devinimdir âdeta; belki ailesinden gelen oyunculuğun verdiği bir yetenektir bu belki de büründüğü rollerin arkasına gizlediği duygu yüklü bir hayata açılan küçük bir penceredir. Adile Naşit tek kanallı televizyonlardan ya da yazlık sinemaların sıcacık ortamlarından çıkıp yanımıza oturan, hiç kimsenin yaklaşamadığı noktalara gelip yerleşendir ve kesinlikle aileden biridir. Gelin en önemli tuluat sanatçılarımızdan biri olan, baba Naşit Özcan’dan başlayarak ömrünü tiyatro ve sinemaya vermiş büyük oyuncu Adile Naşit’e ve bize bıraktığı mirasa birlikte bakalım.

Kulislere Doğan İki Büyük Oyuncu

34. Osmanlı Padişahı II. Abdülhamid tiyatroya duyduğu ilgisiyle ve Yıldız Sarayı’na yaptırdığı sahneye yurtdışından oyunlar getirtmesiyle bilinir. Bu dönemde batının kültürüyle kendi kökleri arasında sıkışarak duraklama dönemine giren Türk tiyatrosunda Karagöz ve Hacivat temelinde ortaya çıkan ve oyuncuların doğaçlama yoluyla geliştirdikleri sözlü metinler üzerinde seyreden ortaoyunu gelişme göstermektedir. Özellikle Tanzimat Dönemi sonrasında batının etkisinin artması Kavuklu Hamdi ve Abdürrezzak Efendi’nin başını çektiği tuluat adı altında yepyeni bir tiyatronun doğmasını sağlar. Suflörsüz ve tamamen doğaçlamaya dayanan, İsmail Dümbüllü, Münir Özkul ve Ferhan Şensoy’la günümüze kadar ulaşan Tuluat Sanatı’nın büyük ustası Naşit Özcan böyle bir kültür ortamında, çok genç sayılacak bir yaşta Mızıka-i Hümayun’u tamamlar ve Abdürrezzak Efendi’nin yanında tiyatroya başlar. Kavuklu Hamdi ve Küçük İsmail’in ortaoyunu toplulukları, Kel Hasan’ın tuluat topluluğu, Manakyan topluluğu gibi çeşitli gruplarda uzun sure çalışan Naşit Bey, Osmanlı tarafından Fransa’ya gönderilir ve dönüşünde sarayda oyunlar sergileyen pandomim topluluğuna katılır. Tuluat oyunlarının İbiş’ine kişilik kazandıran sanatçı bu yönüyle Abdülhamid’i bile güldüren adam olarak anılmaktadır. Tağrık Buğra kendisine TRT Roman Ödülleri Yarışması’nda Başarı Ödülü’nü getirecek olan ünlü romanı “İbiş’in Rüyası”nın çalışmalarını Cumhuriyet döneminde de devam ettirerek Karagöz ile Hacivat, ortaoyunu, kukla ve tuluat gibi sanatların bir sonraki döneme devredilmesindeki en önemli isimlerden olan Naşit Özcan’ın hayatını esas alarak yazmıştır.

Komik-i Şehir olarak anılan Naşit Özcan gönlünü anne tarafından Ermeni, baba tarafından ise Rum olan Amelya Hanım’a kaptırır ve iki yıl arayla önce Selim Naşit ardından da Adile dünyaya gelir. Geleceğin büyük sanatçıları olarak tiyatromuzu yüceltecek iki kardeş Şehzadebaşı’nda bulunan Millet Tiyatrosu’nun üst katındaki evleri ile kulis arasında sahnenin tozunu yutarak büyür. Naşit Bey çocuklarının tiyatrocu olmalarından ziyade okuyup mühendislik ya da doktorluk gibi bir meslek edinmelerinden yanadır fakat iki kardeşin çocukluk oyunlarında dahi karakter canlandırma vardır. Öyle ki bu canlandırmalarda ünlü İngiliz yazar William Shakespeare’in Hamlet adlı oyunu bile geçmekte ve Adile, Ophelia karakterine hayat vermektedir. Cumhuriyet’in onuncu yıl kutlamalarında ilk temsillerine abi kardeş olarak çıkan iki sanatçı hayatlarının sonuna kadar oyunculuktan bir gün olsun uzaklaşmayacaklardır.

Çocuk Tiyatrosuyla Başlayan Sanat Hayatı

Oyunlarında olduğu kadar ev hayatında da neşeli bir insan olan Komik-i Şehir Nahit Özcan 1938 yılının 10 Kasım’ında çocuklarının karşısına ilk defa gözleri yaşlı çıkar ve Atatürk’ün öldüğü haberini verir. Adile Hanım’ın çocuk aklında bu ölüm ve gözleri yaşlı Naşit Bey uzak bir hatıra olarak kalmıştır fakat 1943 yılına gelindiğinde sanatçının dünyada en korktuğu şey olarak bilinen ve hayatının tüm evrelerinde karşısına dikilecek olan ölüm henüz on üç yaşındayken çok sevdiği babasını ondan koparıp alacaktır. Naşit Bey’in ölümünden sonra maddi olarak zorluğa girilmesi ve Adile Hanım’da başlayan, hayatının sonuna kadar da yakasını bir türlü bırakmayacak olan hastalıklar sanatçının okuldan uzaklaşmasına neden olur. Bu dönem bir süre konfeksiyon atölyelerinde çalışarak ailesine destek olan sanatçı, 1944 yılında Cumhuriyet döneminin ilk kadın tiyatro sanatçısı olan Halide Pişkin’in “Her Şeyden Biraz” adlı oyunuyla İstanbul turnesine çıkar ve İstanbul Şehir Tiyatroları bünyesinde sanat hayatına başlar. Üç yıl kadar bu tiyatroda kalan sanatçı bu sürecin ardından Muammer Karaca Tiyatrosuna katılır. Doğuştan gelen yeteneğiyle büyük tuluat ustası Naşit Özcan’ın kızı olma ön yargılarını hızla yenmiştir Adile Hanım fakat herkes onu babasının adıyla, Adile Naşit olarak bilmektedir. Bu yıllar aynı zamanda sinemaya geçişin izlerini taşıması bakımından da önemlidir. Sanatçı 1947 yılındaki “Yara” filmiyle adım attığı sinema kariyerine 1950 yılında Ömer Lütfü Akad tarafından yönetilen, Halide Pişkin başta olmak üzere, Şoför Nebahat olarak akıllarda yer edinen Sezer Sezin, Renan Fosforoğlu ve Hulusi Kentmen gibi önemli isimlerin oynadığı “Lüküs Hayat” filmiyle devam eder. Aynı yıl Muammer Karaca Tiyatrosu’nda tanışıp âşık olduğu Ziya Keskiner’le evlenir. 60’lı yıllara kadar ağırlıklı olarak tiyatroda var olan sanatçı 1961 yılında eşi Ziya Keskiner ve abisi Selim Naşit Özcan ile “Naşit Tiyatrosu”nun kurulumunda yer almış olsa da bu serüven uzun sürmez ve tiyatro dağılır. İşte tam da bu yıllarda 1963-75 arasında kendisine uzun yıllar sanat yuvası olacak ve ömür boyu dostluklar edineceği Gazanfer Özcan-Gönül Ülkü Tiyatrosu’na girer ve bir anda oyunculuk basamaklarını hızla tırmanmaya başlar.

Hayatının En Acı Olayı

1966 yılına gelindiğinde Adile Naşit – Ziya Keskiner çiftinin tek çocukları Ahmet’in kalbindeki delik nedeniyle ameliyata alınması gerekmektedir. Aynı yıl annesi Amelya Hanım’ı kaybeden Adile Naşit için zor günler başlamıştır. O dönem Ahmet’in yurtdışında ameliyat edilebilmesi için Gazanfer Özcan önderliğinde bir yardım kampanyası başlatılır. Dönemin pek çok sanatçısının katıldığı kampanya neticesinde gerekli para toplanır. Ameliyata alınan Ahmet Keskiner, bilinmeyen bir sebepten dolayı komaya girer ve maalesef kurtarılamaz. Adile Naşit oğlunun ölüm haberini Gazanfer Özcan ve Gönül Ülkü’yle beraber çıktıkları İzmir turnesinde tam da doğum gününden bir gün önce alacaktır. Sanatçı o akşam bu habere rağmen sahneye çıkar ve hayatı boyunca kendisini iyi eden tiyatrosuna sarılarak izleyenleri güldürür. Fakat bu ölüm zaten duygusal bir yapıya sahip olan sanatçıyı oldukça derinden etkilemiştir. Bu yüzden en şen kahkahalarında bile bir hüzün barındırır Adile Naşit. Çok sevdiği oğlunun erken yaştaki vefatından sonra hayatında sinema ve tiyatro dışında pek bir şey bırakmaz. 70’li yıllar başladığında Adile Naşit’in oyunculuğu kendisine Türk Sineması’nda sağlam bir yer edineceğinin sinyallerini vermektedir. Özellikle Ertem Eğilmez yönetmenliğindeki “Oh Olsun” filminde Ferit’in (Tarık Akan) annesi rolüyle devleşen sanatçı “Canım Kardeşim” filminde duyarlı öğretmeni canlandırır. Bu yıllarda “Salak Milyoner,” “Ah Nerede” ve “Delisin” gibi başarılı filmlerle seyirci karşısına çıkan sanatçı, “İşte Hayat” filminde canlandırdığı, kızını Uğur Dündar’a yamamaya çalışan anne Makbule rolüyle 13. Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde En İyi Kadın Oyuncu Ödülü’ne ulaşır. Bu yıllar Adile Naşit’in oyunculuğunda zirve yaptığı ve bambaşka rollere bürünmesine rağmen her birine ayrı bir derinlik katarak hafızalardan silinmeyen karakterler yarattığı bir dönemdir. Öyle ki Münir Özkul’un “Bak beyim” ile başlayan ünlü tiradını da içeren “Bizim Aile: Merhaba” filminde canlandırdığı Melek karakteri bir nevi devam filmleri olan “Gülen Gözler” ve “Neşeli Günler”i doğurur ve Münir Özkul-Adile Naşit ikilisini evimizin anne ve babası haline getirir. Fakat o döneme damgasını vuran yapımlar sadece aile komedileri değildir. 1975 yılı Türk sinema ve kültür tarihinde bir daha yaşanması pek de mümkün olmayan bir yapıma sahne olacaktır.

Hafize Ana’nın Merdivenden İnişi

Sinemamızda farklı yapımları denemeyi seven Ertem Eğilmez, Rıfat Ilgaz’ın 1957 yılında kitaplaştırdığı “Hababam Sınıfı” hikâyelerinden iyi bir film çıkacağı görüşündedir ve 1973 yılında dönemin parlayan ikililerinden Zeki Alasya ve Metin Akpınar ile görüşmelere başlamıştır. Fakat Eğilmez iki büyük oyuncuyla anlaşamayınca filmin çekimlerine bir süre ara verilir. Kemik kadroyu Münir Özkul, Adile Naşit, Kemal Sunal, Tarık Akan, Halit Akçatepe gibi önemli oyuncularla şekillendiren Eğilmez, filmde oynaması gereken çok sayıda genç öğrenci rolü için daha önce eşi benzeri görülmemiş bir reklam kampanyası başlatır. İstanbul’un tüm sokakları, caddeleri, gazete ve dergiler oyuncu alımı için tasarlanan afişlerle dolar ve oyuncular kısa sürede bulunur. Sinemamıza pek çok yeni yüz katacak olan bu zamanın çok ötesindeki bu film 1 Nisan 1975 yılında gösterime girer fakat Ertem Eğilmez’in çok da bir beklentisi yoktur. Özellikle “Dolmuş” adlı dergide parça parça yayımlanıp 1957 yılında birleştirilerek roman haline gelen hikâyelerin okuyucularına hitap edeceği düşünülen film seyircinin yoğun ilgisiyle karşılaşır ve rekor kırarak tam yirmi sekiz hafta vizyonda kalır. Hemen ertesi yıl çekilen devam filmi “Hababam Sınıfı Sınıfta Kaldı” ise Yeşilçam’ın iki büyük devi Şener Şen ve Kemal Sunal’ın birlikte rol aldıkları ilk film olması sebebiyle önemlidir. Seride Hafize Ana’yı canlandıran Adile Naşit, Türk halkının kalbinde gerçek hayatından yansıttığı kesitlerle, tüm çocuklara annelik yapan merhametli Hafize Ana olarak taht kuracaktır. Bu dönem edebiyat ve sinema gibi iki alanın yakınlaşıp birbirini bu denli destekleyebildiği yapıtlar zinciri çıkarması sebebiyle önemlidir fakat “Hababam Sınıfı” serilerindeki atlanmaması gereken esas nokta; genç nüfusun siyasetle birbirine düştüğü ve onarılmaz yaralara yol açan olayların yaşandığı bir dönemde çocuklara ve gençlere verilmesi gereken değerin tüm halk tarafından hissedilmesini sağlamış olmasıdır. Öyle ki Rıfat Ilgaz “Okutmak Üzerine” adlı şiirinde şöyle der;

“İki iş tuttum ömür boyu köklü.
Çocukları okutmaktı ilk işim.
İkincisi,
Yazdıklarımı çocuklara okutmak.”

Adile Naşit için de özellikle çocuklar denince akan sular durulur. Türk televizyonculuk tarihinde çocuklar için yapılan ilk program olma özelliği taşıyan “Uykudan Önce”nin “Masalcı Teyze”sidir o ve 80’li yıllarda binlerce “Kuzucuk”a ulaşmıştır. Her programın açılışında kadraja onu izleyen çocukların isimlerini seslenerek giren sanatçı 1981 yılındaki ilk bölüme kaybettiği oğlu Ahmet’in ismini de anarak başlar. 1982 yılında ölüm Adile Hanım’ın kapısını bir kez daha çalacaktır. Bu sefer haber oyun arasında gelir; eşi Ziya Keskiner kalp krizi geçirerek hayatını kaybetmiştir fakat Adile Naşit’in ne olursa olsun oyuna devam edeceğini bilen dostları oyun bitimine kadar kendisine haberi iletemez.

Toplum ve Çocuk İçin Sanat

Çocukluğundan itibaren bünyesi zayıf olduğu için hastalıklarla boğuşan Adile Naşit, eşinin ölümünden sonra Cemal İnce ile ikinci evliliğini yapar fakat birkaç yıl sonra bağırsak kanseri sebebiyle hastaneye kaldırılır. Bu dönemde çok sevdiği dostlarından oluşan bir sanatçı topluluğu Adile Hanım’ın yanından bir ân olsun ayrılmaz. Bu isimler arasında yıllarca beraber oyunlar oynadığı Münir Özkul, Gazanfer Özcan, Gönül Ülkü ve özellikle kendisine Adoş diye hitap eden çok sevdiği kızları Müjde Ar ve Sezen Aksu vardır. Tarihler 11 Aralık 1987’yi gösterdiğinde TRT’nin ertesi gün yayımlanacak olan “Bir Cumartesi Gecesi” adlı programının çekimleri için Adile Naşit’in de rol aldığı Gazanfer Özcan ve Gönül Ülkü ile hafızalarda yer edinmiş “Kuruntu Ailesi”nin dizi setinde röportaj planlanmıştır. Fakat kameralar dizi setini anlatması için Gazanfer Özcan’a çevrildiğinde sanatçı çok sevdiği dostu Adile Naşit’in ölüm haberini gözleri yaşlı bir şekilde Türk halkına verir. Gazanfer Özcan o konuşmasında şöyle söyler; “Adile Hanım, doğduğu günden vefatına kadar şanssız bir insandı. Hep güldürdü, kendi gülmedi, hiç gülmedi, gülüyor gibi gözüktü; tabii ki zaman zaman tebessüm etti ama o bilindiği gibi her dakika kahkahalar atan, neşe içinde mutlu bir insan değildi. Sadece çevresindekileri mutlu görmeye, onları mutlu etmeye çalışan bir insandı.”

“Uykudan Önce” programındaki performansı ve filmlerinde canlandırdığı anne karakterleri neticesinde 1985 yılında Türkiye’de “Yılın Annesi” seçilen Adile Naşit için çocuklardan başlayarak tüm topluma ulaşmak en önemli gayeydi. Gazanfer Özcan’ın dediği gibi doğduğu günden vefatına kadar sıkıntılar yakasını bir türlü bırakmadı ama o tüm bunlara kahkahası ve toplumu geliştirmeyi görev edindiği tiyatrosuyla karşılık verdi. Sahneye her çıkışından önce heyecanlanan ve “Allah’ım ne olur babamın adına gölge düşürmeyeyim, benden yardımlarını esirgeme” diyen büyük ustayı saygı, özlem ve tebessümle anıyorum.

 

Recep İlkbahar
(8. Sayımızdan)

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir