16. !f İstanbul Bağımsız Filmler Festivali Seçkisi

!f İstanbul Bağımsız Filmler Festivali için geri sayım başladı. İstanbul’da 16-26 Şubat tarihleri arasında olacak festivalden sizin için bazı filmler seçelim istedik. Martın 2’siyle 5’i arasında İzmir ve Ankara’da da başlayacak festivalin en merak uyandıran bölümü “Keş!f” olacak gibi görünüyor. Keş!f’te bu yıl dokuz yönetmen uluslararası bir jürinin önüne çıkacak. Yılın en dikkat çekici yönetmeninin seçileceği yarışmada kazanan isim 10.000USD alacak.  Jüri önüne çıkacak filmlerden bizim gözümüze takılan Agnieszka Smoczynska’nın “Deniz Kızlarının Şarkısı” oldu. Film, iki deniz kızının Varşova’da bir gece kulübünde kıyıya vurmasıyla başlıyor. Aynı zamanda vampir olan bu iki kız, punk bir müzikal evrene geçiş yapıyor. Kendi hayat hikayesinden esinlenip yazdığı “Deniz Kızlarının Şarkısı” yönetmenin ilk uzun metrajlı filmi. Birbirinden iyi filmler arasından bu müzikal filmin seçilip seçilmeyeceğini göreceğiz.

 

“Aşk & Başka Bi’ Dünya” bölümünde ise, Danimarka, Finlandiya, Suriye ortak yapımı “The War Show” ilk dikkat çeken filmlerden. Çekimleri üç yıl gibi süren film, Arap Baharı günlerinde ellerinde kameralarıyla dolaşan Şamlı radyo DJ’i Obaidah Zytoon ve arkadaşlarına odaklanıyor. Arkadaşları şair Hisham ve büyük aşkı hukuk öğrencisi Lulu, davulcu Rabea, genç aktivist Amal, mimarlık öğrencisi Houssam, Obaidah’a eşlik ediyor. Arka planda devrimin olduğu hayatları izliyoruz. Siyaset, sanat, aşk iç içe konuşulurken, gösterilere gidiyor, günlük hayatlarına konuk oluyor, direniş ve hapis deneyimlerine tanık oluyoruz. Acı bir hikaye anlatıyor The War Show. Acı ama umutlu…

 

Bölümden bir diğer film, “Seni Ne Kadar Sevdiğimi Bir Bilsen.” Yönetmen Pawel Lozinski’nin belgesel filmi bir anneyle kızının terapi seanslarına odaklanıyor. Tek odada geçen film, psikoterapist Bogdan de Barbaro’yla olan seansları yakın plan çekimlerle seyirciye sunuyor. Anne kızın birbirlerine duydukları kırgınlıkların, öfkelerin dönüşümünü izliyoruz. Terapiyle yavaş yavaş çözülen, değişen ilişkinin seyri, her saniyesi yüksek bir enerjiyle aktarılmış. Cesur, duygu yüklü bir film.

 

Festivalin “Sanat Hayat İçindir!” bölümünden ise, “Marina Abramovic Araf’ta”yı önerebiliriz. Performans sanatçısı Abramovic, biten bir ilişkinin ardından yaralarını sarmak için Brezilya’yı dolaşıyor. Sanat ve tinselliğin birleştiği noktaları yakalayan belgesel, Brezilya’nın kırsal bölgelerinden şamanlarla, keşişlerle karşılaşan Abramovic’in içsel yolculuğuna odaklanıyor. Hem fiziksel hem de içsel bir yolculukta sanatçının yaratma sürecine tanık oluyoruz. “Araf’ta olmayı çok severim. Eski alışkanlıkları geride bıraktığınız, kendinizi tamamen kadere açtığınız zamanları…” diyen Abramovic’e mercek tutan yönetmen Marco Del Fiol. Yönetmen son on yıldır çağdaş sanatın önde gelen isimlerinin işlerini kayıt altına alarak belgeseller çekiyor. Şimdi onun gözünden Marina Abramovic’in arafını seyredeceğiz.

 

Festivalin en göze çarpan belgesellerinden “David Lynch: The Art Life” yine bu bölümde. Jon Nguyen bizi Lynch’nin çocukluğuna, resimler yaptığı, ilk kısa filmlerini çektiği döneme götürüyor. David Lynch hikayesini kendisi anlatıyor. Amerika’da küçük bir kasabada başlayan hayat hikayesi Philadelphia’nın karanlık sokaklarına doğru yol alıyor. Lynch’nin kendine özgü, tuhaf sinemasal dünyasını anlamak isteyenlerin kaçırmaması gereken bir yapım!

 

“Görme Biçimleri: Yaratıcı Belgeseller” bölümü, John Berger’in Görme Biçimleri’ne atıfta bulunarak hazırlanmış bir bölüm. “Gördüğümüzle bildiğimiz şeyler arasındaki ilişki hiçbir zaman tam olarak sabitlenmemiştir. Her akşam güneşin batışını görürüz. Dünyanın güneşe arkasını dönmekte olduğunu biliriz. Ne var ki bu bilgi, bu açıklama gördüklerimize uymaz hiçbir zaman.” diyen Berger’e ithafla en deneysel en kendine özgü belgesel örneklerini bir araya toplayan bölümde, 2014 yılında hayatını kaybeden Michael Glawogger’in vasiyet filmi de var. “Untitled (başlıksız) belgeseli, yönetmenin ölmeden önce Batı Afrika, Balkanlar ve İtalya’da çektiği görüntüleri Glawogger’in kurgucusu Monika Willi’n düzenlemesiyle ortaya çıkmış. Yönetmenin gözlemci tarzı belgesele yansımış. Hiçbir şey hakkında olmayan belgesel, bizi çıkardığı yolculukla, çeşitli hayatlara tanık etmesiyle yeni bir dil kuruyor. Her şey hakkında bir belgesele dönüşüyor.

 

“Gökkuşağı” bölümünde ise bu yıl beş film var. Justin Kelly’nin “King Kobra”sı, So Yong Kim’in “Lovesong”u, Ben A. Williams’ın “The Pass”ı, Conor Horgan’ın “The Queen of Ireland”ı, April Mullen’in “Below Her Mouth” filmi bu yıl bizi başka renklerin dünyasına konuk edecek.

 

Festivalin “Ev” bölümünde bu toprağın seslerine, insanlarına, mekanlarına odaklanıyoruz. Geçen yılın “Keş!f” bölümünün ödüllü ismi, Ali Kemal Çınar’ın “Genco” isimli süper kahraman hikayesi, Edoardo Malvenuti’nin güreşçi ikiz kardeşleri konu alan “Güreş” filmi, Mert Gökalp’in nesli tükenmekte olan Lüfer balığını, boğazın balıkçılarını ve doğa aktivistlerini anlattığı “Lüfer” filmi dikkatimizi çeken filmlerden. Yine bu bölümde, Joana Hadjithomas ve Khalil Joreige birlikte çektiği “Ismyrne” aile bağlarından bildikleri ama hiç görmedikleri İzmir’i düşleyen iki arkadaşın hikayesini anlatıyor. Düşlenen bir şehrin masalını seyretme imkanı buluyoruz bu filmle.

“Kült Filmler” bölümünde bu yıl ikincisi gösterime girecek olan “Trainspotting”i görüyoruz. Irvine Welsh’in kült romanından uyarlanan film, yirmi bir yıl önce gösterime girmiş ve BAFTA’dan bir ödül kapmıştı. Başrolde Ewan Mcgregor’un olduğu film Mark Renton ve arkadaşlarının uyuşturucuya, suça bulanmış sıra dışı hikayesine odaklanıyor. Müzikleriyle de kült olmuş filmin soundtrack albümünde Iggy Pop’tan Lou Reed’e birçok ünlü ismin parçası bulunuyor. Yıllar sonra çekilen devam filmini izlemeden önce Trainspotting’i baştan izlemek iyi olur diye düşündük. Burada andıklarımızın dışında da birçok güzel filmi konuk eden festivalin biletleri 3 Şubat’tan itibaren satışta. Tükenmeden yetişin!

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir